17 Kasım 2018 Cumartesi

Kooperatif sistemi ile ‘ortaklık sistemi’ gelmekte

Günlerce, “Kooperatif yöntemiyle kalkınma mümkündür” dedikten sonra ne dedik?
“Krizler bir yana, ‘Sosyal Tufan’ geliyor…” dedik ve uyarımızı yaptık…
Bugün de, “Kooperatif sistemi ile ortaklık sistemi gelmekte” diyoruz…
Dediğimizin daha iyi anlaşılması için insanlık tarihine göz atalım…
İnsanlar, toplayıcılık döneminde “ceviz” benzeri kuru yemişleri, avcılık döneminde avladıkları “hayvan derileri”, çobanlık döneminde “yün ve koyun”, çiftçilik döneminde “tahıl” “para” olarak kullanıldı. Bunları para olarak kullandıran merkezi bir otorite yoktu, insanlar kendi serbest iradeleri ile bunları “para” yaptılar, “para” kabul ettiler.
Pazar mübadelesi döneminde bunlar taşınamadığı için “bakır, gümüş” gibi madenleri “para” olarak kullandılar. Tüccar mübadelesi döneminde uluslararası ticarette gümüşün ve bakırın taşınması zor oldu, onların yerine “altını” para olarak kullandılar. Bu madenler onlardan yararlanmak için değil de “para” olarak aranır olmuşlar, halkın rağbeti ile “para” olmuşlardır.
Günümüzdeki işçilik dönemine gelindiğinde ‘altın ve gümüş’ yeterli olmadı, onun yerine bunların karşılığı olarak çıkarılan ‘senetler’ halk nazarında ‘para’ olmaya başladı.
İşçilik döneminde dinen ‘haram’ olan ‘faizli para’ kullanılmaya başlandı. Sermaye terakümü oldu ve sanayileşme sağlandı. Tam istihdama giderken ‘altın ve gümüş karşılığı para’ değil de, bankalar ‘karşılıksız para’ çıkardı, böylece sanayileşme tamamlandı.
Sermaye bu arada ‘kapitalizm’ ve‘sosyalizm’ denen sömürü sistemlerini kurdu…
Ancak, bir müddet sonra sosyalizm sistemi çöktü, Sovyetler yıkıldı…
Şimdi de kapitalizm sistemi çöküntü içinde; yıkılmakta...
Bunların banisi şaşkın Sermaye dolanıp duruyor...
Çözümsüzlükler girdabında insanlık inliyor…
Peki, ne olacak?
Dünyanın sonu mu geldi, çözüm yok mu?
İnsanlık tarihine tekrar bir göz atalım…
Toplayıcılık tıkandı, avcılık geldi...
Avcılık tıkandı, çobanlık geldi...
Çobanlık tıkandı, çiftçilik geldi...
Çiftçilik tıkandı, pazar mübadelesi geldi…
Pazar mübadelesi tıkandı, tüccar mübadelesi geldi...
Tüccar mübadelesi tıkandı, günümüzdeki işçilik düzeni geldi...
Şimdi de “faizli işçilik sistemi/düzeni” tıkandı, onun yerine yeni bir sistem/düzen gelmekte, “faizsiz ortaklık sistemi/düzeni” gelmektedir...
İşte…
Biz bunu 50 yıl önce görmüş ve “işçilik sisteminin” yerine gelecek olan “ortaklık sisteminin” ilk örneğini Akevler Kooperatifi ile başlatmıştık. O günkü inanmış kadro harekete geçti ve bugünkü dünya doğdu. O zaman en geri saflarda olan inanmışlar şimdi en ön saflardadırlar. Ortaklık sistemine doğru büyük adımlar atılmıştır. Akevler’in 50 yıllık çalışmaları sonucunda “ortaklık sisteminin” gerekli olan tüm teorisi oluşmuştur.
Şimdi yüz lojmanlı işyeri apartmanlarında semt kooperatifleri kurma zamanı gelmiştir. Böylece önce yüz ortaklı semt kooperatiflerini halk kuracak ve “faizli işçilik sistemi” sona ererken, onun yerine “faizsiz ortaklık sistemi” malum “kooperatif sistemi” ile gelecektir...
Peki…
Semt kooperatiflerini kim veya kimler kuracak?
Halkımız kuracak…
Evet, semt kooperatiflerini halk kuracaktır; ortaklık sisteminin bilincinde olanlar ortaya çıkacak ve Akevler örneği kooperatifler kurmaya başlayacaklardır...
SONUÇ olarak, en sonunda, tıkanan günümüzdeki “faizli sistem” sona erecek ve onun yerini “faizsiz ortaklık sistemi, selem sistemi, kredileşme sistemi” alacaktır.





16 Kasım 2018 Cuma

Jakoben Irkçılığın Yükselişi

Toplumsal değişimlerin bu kadar hızlı olduğu bir başka zaman yaşanmamış olsa gerek. Siyasal bir topluluğun arka planında düşünce, edebiyat ve felsefe yok ise söz konusu kitle ya da toplulukların kalıcı olması düşündürücü. Sloganlarla ya da şiddet ve baskı ile böylesi bir topluluk nereye kadar, nasıl var olabilir? Kaba sloganlar ile ayakta nasıl durulur?
Kimi kişilerin mitleştirilmesi ya da onun etrafında örgülenen bir yapının kalıcı olabilmesi için besleyici bir düşüncenin olması gerekir. Kişi veya ideolojinin kendisi bir hiç ise!
Türkiye özelinde ırkî oluşlar İttihat ve Terakki öncesine dayanır. Irkçılık milletimiz tarafından çok da benimsenmiş değildi. Elbette etkileri oldu belli bir nüve oluştu fakat toplumu bütünüyle kuşatamadı. Parçalanmış ve dağılmış bir Osmanlı Devleti’nin bütününde gene de bir millet olma ruhu vardı. Zaman zaman fırsatını bulunca gerçek yüzünü gösterdi.
İslâmî bilinçli hareketler zamanla karşılık buldu. Bunların elbette ki düşünce ve sanatın, şiirin, tasavvufi neşvenin, kimi özel önderlerin çabasıyla gerçekleşti. Irkçılık anlayışı ve ona dayalı yapının giderek zayıfladığı, zaman içinde küllenmeye doğru evrildiği görüldü. Ne var ki sağ ve muhafazakâr iktidarlar varlıklarını karşıtları üzerine kurgulayınca karşı tarafın hem toparlanmasına hem de güçlenmesine neden oldular. Zıtların çatışması kitleleri kemikleştiriyor. Bunu en çok da 28 Şubat sonrasında görüyoruz. Gerek resmi ideolojinin ırkçı anlayışının jakoben tutumu ve gerekse soluk alır almaz fırsat bulur bulmaz muhafazakârların benzer bir tutum ve role bürünmeleri karşıtların daha bir keskinleşmesine neden oldu. Türkiye’nin baş belâsı olan sağ-sol gerilimi görünürde sadece bir kurgu. Asıl belâ ırkçı jakoben anlayışın bütünlüğü ve varlığı. Bugün olduğu gibi kimi zaman çok etkili oluyor.
Muhafazakârların; varlık bilinci bir dava ve İslâm özlü ve ruhlu olmayışı asıl sorun. Sağ kalıntılarla, çıkarcı bir yapıya bürünmeleri. Şöyle ki bu yapı gücünü korumak veya konumunu sağlama adına çıkarcı bir anlayışa büründü. Asıl özünü ve ruhunu terk etti. İlerleyen zaman içinde türettiği sloganlarla ırkçı anlayışı pekiştirdi. Millet bilincinden iyice uzaklaştı. Irk eksenli bir konuma büründü. Irkçılarla birlikte olunca onların güçlenmesine ve yeniden palazlanmasına neden oldu.
Kürt ırkçılığının bir bütün olarak su yüzüne çıkışı 1980 sonrasıdır. Bu harekete karşı tepki oluşurken, çok katı bir tutuma bürünülürken diğerine karşı bir hoşgörü ve kabul oluşuyor. Biri bu toprakların sahibi, diğerleri oradan sökülüp atılması gerekenler olarak görüldü. Zıtların çatışması ırkçı, ulusçu jakobenlik en katı ruhunu gösteriyor. Oysaki ırkçı Türkçü oluşun neredeyse yüzyıla yakın bir geçmişi var. Onların ırkçılığı olumlanırken diğerlerine tepkinin şiddeti ve dozu sınırları aşar nitelikte. Böyle olunca aynı topraklarda yaşamış ve İslâm milleti dairesine girmiş bulunan bu topluluklar bilinçli bir şekilde ayrıştırıldı.
Muhafazakârlar ise İslâm idealinin uzağında bir yere konumlandı. Millet bilinci yerine ırk bilincini geliştirdi ve bunu sloganlara dönüştürdü. Irkçı oluşun sembolleri giderek öne çıktı. Bir taraftan kişiler kendilerini putlaştırırken öte yandan karşının putları öne çıktı. Onları zayıflatalım derken onlara da sığınılmaya başlandı.
Muhafazakârlara yüklenen abartılı oluşlar bir zihnî karışıklık yaşanıyor. Muhafazakârlar modern giyim kuşamlarıyla İslâmî, yaşayış ve tutumları itibariyle hem ırkçı, hem modern, hem liberal ve kapitalist.
Şaşkınlıklar insanı daha çok şaşırtacak özellikte. Aslında şaşırılacak bir şey yok. Irkçı anlayışın sembollerine sığınılırken bir gün başlarına belâ olacağı hesaba katılmadı.
Irkçı ve Türkçü anlayış şu sıralar tek ses. Sağı, solu, milliyetçisi, Batıcısıyla. Bu hem Kemalizm hem de ona dayalı kavram ve kurumlar etrafında bir oluş. Muhafazakârların düşünce üretme yoksunluğu iyice bir çıkmaz oluşturdu. Putlara saldıran kimi kendini bilmezler ya da her kimseler kimi çevrelerin gerçek yüzünü ortaya koyuyor. Irkçı milliyetçiler ile Batıcı liberaller şu sıralar tek ses konumundalar. Türkçülük ve Kemalizm putu odaklıdırlar.

Krizler bir yana, ‘Sosyal Tufan’ geliyor...

Cumhurbaşkanımız “FAİZLERİ İNDİRİN” diyor; ilgililer tam tersini yapıyor!
Minik bir son haber ile başlayayım: “Hazine bugün iki borçlanma ihalesi gerçekleştirdi. 13 ay vadeli 11 Aralık 2019 vadeli ilk ihalede 1 milyar 560 milyon liralık teklife karşılık, net satış 82.4 milyon TL oldu. İhalede faiz ise yüzde 19.73 olarak gerçekleşti.”
Bu yılki bizzat devlet ihaleleri, tarihleri ve faiz oranlarına (%) bakalım:
22 Ocak 2018 yüze 12.61 / 12 Şubat 2018 yüzde 12.47 / 13 Mart 2018 yüzde 13.30 / 17 Nisan 2018 yüzde 13.60 / 15 Mayıs 2018 yüzde 16.61 / 18 Haziran 2018 yüzde 17.24 / 9 Temmuz 2018 yüzde 18.08 / 7 Ağustos 2018 yüzde 22.10 / 23 Ekim 2018 yüzde 21.42 / 12 Kasım 2018 yüzde 17.67! Piyasadaki faizler ise yüzde 30-40’larda!!!
Bugünkü bir yazıda rastladığım/okuduğum ara başlıklar şöyle:
* Enflasyonda rekor … Ekim ayı itibariyle enflasyon yüzde 25’e tırmandı...
* 10 günde dolar fırladı … 1 dolar 7 lirayı gördü...
* Düşüreceğiz diyenlerden rekor faiz … Merkez Bankası faizi yüzde 25’e çıkarırken, reel piyasalarda faizler yüzde 30-40’ları buldu…
* Konkordato ve işsizlikte rekor… Resmî olarak yüzde 11-12 gösterilen işsizlik yüzde 20’yi aştı. Altı milyondan fazla işsiz var. İşsizlik nedeniyle intiharlarda artış var...
* İşsizlik Fonu yağmalandı …kamu bankalarına Fon’dan 11 milyar lira aktarıldı...
* Yoksulluk ve işsizlik intiharları Geçinemediği için intihar eden sayısı hızla artıyor...
* Yurttaş borç batağında … Halkın yüzde 69’u borçlu...
* Emekli ikinci iş peşinde … Geçinemeyen emekliler ikinci işte çalışmak zorunda...
* Garantiler için ödenen paralar bütçede kara delik … Dolar garantisiyle yapılan köprü, otoyol ve hastane giderleri için bütçede şimdiden 44,5 milyarlık bir kara delik oluştu...
* Özelleştirmenin bedeli: Kağıt krizi; SEKA’yı yok pahasına satmanın bedelini ödüyoruz...
* Kriz ameliyathaneye girdi …ameliyatlar yapılamaz hale geldi... ilaçlar getirilememekte...
* Yurt dışına kaçış var …yetişmiş gençler çareyi yurt dışına göç etmekte arıyor...
Ülkemizdeki ağırlıklı olarak “genel ekonomik durum” böyle…
Hep hatırlatıyoruz; “ekonomik krizler” bir yana, “Sosyal Tufan” geliyor…
Bir de bizi de ilgilendiren “özel bir bölüm” var; MEDYA!
Konu ile ilgili bir haber başlığı aynen şöyle: “Mehmet Soysal: Demirören Medya’nın tepe ismi uyardı; Sektör (MEDYA) darağacına doğru yürüyor…”
Evet, Mehmet Soysal, Demirören Medya Holding İcra Kurulu Başkanı, o kişi bugünkü (13.11.2018) yazısında böyle feryat ediyor!
KARAR’ın “Kamuoyuna ve okurlarımıza zaruri bir açıklama… / KARAR gazetesi yayın hayatına başladığı 7 Mart 2016 tarihinden bu yana yoğun, sistematik ve arkası kesilmeyen çeşitli baskılarla karşı karşıya bulunuyor...” diyerek başlayan uzunca feryadı, şöyle sone ermiş: “Maruz bırakıldığımız ambargonun ve baskıların bir an önce sona erdirileceğini umarak, bu haksızlığı okurlarımıza ve kamuoyuna saygıyla duyururuz.”
Bu vesileyle bu bahsi, Üstadımızın bugün, www.akevler.org sitemizde, “Medya Ortaklığı” başlığı altındaki kısa yorumun en sonunda yazdıkları ile noktalayalım: “Hâsılı, basın ve yayın organları “işçilik sistemi” ile değil, “ortaklık sistemi” ile varlıklarını devam ettireceklerdir. Bu da “basın kooperatifleri” ile sağlanacaktır. Yazarlar yönetici, okuyanlar ise ortak olacaklardır. / Zamanla işçilik işletmeleri iflas edecek ve ortaklık işletmeleri doğacaktır.”
Evet… Genel ve özel durum, tespit, teşhis buysa…
ÇERE, ÇÖZÜM, TEDAVİ NEDİR?
Biz son üç gün yani son üç yazıdır ne diyoruz, “özel” olarak ne öneriyoruz?
“Kooperatif yöntemiyle kalkınma mümkündür…”
Bizim birkaç on yıldır “Genel Çözüm Önerimizi” bilmeyen/duymayan var mı?!
Millî Görüş Hareketi Önderi ve Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan ne demişti:
“TEK ÇARE VE ÇÖZÜM ADİL DÜZEN, ADİL EKONOMİK DÜZEN…”

12 Kasım 2018 Pazartesi

Kooperatif yöntemiyle kalkınma mümkündür-2

Ne diyorduk, daha doğrusu önceki yazımızın en başında ne demiştik? “Önceki “Ortaklık Uygarlığı, Ortaklık Sistemi, Semt Kooperatifleri” başlıklı yazımızın en sonunda dediğimiz neydi? / ‘Bizim yazı başlığı olarak “Semt Kooperatifleri Sistemi ülkemizi kurtarır…” dediğimiz gün, bir yazar (Hayrettin Karaman, 9 Kasım 2018, Yeni Şafak) “Kooperatif yöntemiyle kalkınma mümkün müdür?” diye sormuş ya; oradan devam ederiz…’ / Öyle yapalım ve oradan devam edelim… Soru neydi? “Kooperatif yöntemiyle kalkınma mümkün müdür?” El-cevap: Kooperatif yöntemiyle kalkınma mümkündür…”
Söz konusu yazımızın en sonunda, “Konya’daki “Huğlu Av Tüfekleri Kooperatifi” örneğini anlatarak devam edeceğiz…” Evet, kaldığımız yerden devam edelim…
“Huğlu Av Tüfekleri Kooperatifi
Dünya Savaşı sırasında Mustafa isimli bir askerimiz, ordudaki görevi itibariyle silahlarla tanışmasıyla, av tüfeği sanatının doğmasına öncü olmuştur. Huğlu’nun coğrafi konumu sebebiyle zamanla bütün kasaba halkının tüfek imalatına olan ilgisi artmış ve bu artış kurumsal bir çatı altında toplanmayı kaçınılmaz hale getirmiştir. 1962 yılında 165 üyesi ile kurumsal bir kimliğe bürünmüş ve kooperatif dünyada bilinen ilk 10 üretici firma arasına girmiştir. / Bugün itibarıyla 17 bin metrekaresi kapalı toplam 25 bin metrekare alanda faaliyet gösteren firma, 548 üye ve 450 çalışanıyla ürettiği tüfeklerin yüzde 80’ini başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere Fransa’dan Norveç’e, Lübnan’dan Botswana’ya, Şili’den Filipinlere kadar 50’nin üzerinde ülkeye ihraç etmenin haklı gururunu yaşamaktadır.
“Neler yapabiliriz?” ile devam edelim.”
Hayrettin Karaman, “Kooperatif yöntemiyle kalkınma mümkün müdür?” başlıklı ilk yazısında, Yusuf Üstün’ün yazısından yukarıda anlatılanları aktardıktan sonra, bugün (11.11.2018, Pazar) de aynı başlıkla bir yazı daha yazmış. Oradan devam edelim…
“Yusuf Üstün’ü okumaya devam edelim:
Türkiye kendi dinamiklerinden hareketle yeni bir model oluşturmalı ve bu model dünyaya örnek olmalı. Kooperatif bankacılığını, finans kooperatifçiliğini, kooperatif sigortacılığını konuşmalıyız.
Ülkemiz sigortacılık sektörünün yıllık üretimi yaklaşık 40 milyar TL. Ortalama reasürans oranı yüzde 70 civarında. Yani 40 milyar TL’nin yüzde 70’i olan yaklaşık 28 milyar TL yurtdışına reasürans fonlarına gitmektedir. Sigorta şirketlerimizdeki yabancı sermaye oranı ise yaklaşık yüzde 75’tir. Bu durumda geriye kalan 12 milyar TL’nin yüzde 75’i olan yaklaşık 9 milyar TL de kâr transferi yoluyla yine yurtdışına gitmektedir. Kabaca 40 milyar TL’lik sigortacılık sektörümüz aslında 4-5 milyarlık bir bütçeyle dönmektedir.
Ülkemizde faaliyet gösteren sigorta şirketleri eğer mütüel (kooperatif) olsalardı, bunların yapısı gereği tam olarak milli şirket olacaklardı. Çünkü kooperatifler satın alınamazlar. Yani en azından yukarıdaki örnekteki 12 milyar TL’lik kâr transferi söz konusu olmayacak, bu para ülkemizde kalacaktı.
Oysa ülke ekonomimizin kendi kaynaklarımızla büyüyebilmesi açısından kooperatif modeli ülkemize büyük bir fırsat sunmaktadır.
Ülkemiz sigortacılık sektöründeki yabancı sermaye yoğunluğunun önüne geçebilmek, millî fonların yeterli büyüklüğe gelmesiyle ülkemizin finans merkezi olması iddiasına katkı vermek, kârdan ziyade tasarruf amacı güden kooperatifçiliğimizin geliştirilmesi, haklı dini kaygıları bulunan kişilerin uygulanan tekâfül tekniği ile bu kaygılarının giderilmesi gibi her biri birbirinden önemli kriterlerden hangisi açısından bakarsak bakalım, kooperatif sigortacılığına destek verilmesi ve tercih edilmesi millî, iktisadî, insanî ve dinî açıdan kaçınılmazdır.”
Bitmedi; “İŞÇİ KOOPERATİFLERİ” bölümünde kaldık, oradan devam ederiz…
Bugünkü yazımızı, önceki yazımızın en sonunda dediğimizi bir kere daha hatırlatarak noktalayalım: “Atalarımız demiş ki; akıl için yol birdir. / Allah cümlemizi akledenlerden eylesin…

11 Kasım 2018 Pazar

Yeni dünyada modern kölelik

Kölelik genel anlamda bir kişiye diğer kişiler üzerinde sahiplik ya da mülkiyet hakkı verme olarak bilinmektedir. Kölelik insanların temel hak ve özgürlüklerinin elinden alınması demektir. Ayrıca köle düzeninde insanlar bir mal gibi alınır ve satılır. Tarih kitaplarına bakıldığında kölelik düzeni insanlık tarihi boyunca var olmuş ve 19. yüzyılın sonlarına doğru kaldırılmıştır. Köleliğin en acı örneklerini Mısır Firavunları döneminde, İslâm öncesi cahiliye döneminde, Avrupa ülkelerinin Afrika’yı sömürdüğü yıllarda, Amerika’da 20. yüzyılın ortalarına kadar görmek mümkündür. Her ne kadar bugün kölelik düzeninin bittiği iddia edilse de aslında aynı düzen devam etmektedir.
Yine tarih kitapları köleliğin ortadan kaldırılması gerektiğinin aydınlanma çağının ilk yıllarında anlaşılmaya başladığını yazar. İlk kanunların ise 19. Yüzyılın başlarında çıkarıldığı yazılır ve son olarak 1926’da Milletler Cemiyetinin köleliği yasakladığı, Birleşmiş Milletlerin de bu yasağı kabul ettiği yazılır. Esasen kölelik asırlar öncesinden İslâm dininin yasakladığı insanlık dışı bir sistemdir. Hatta İslâm dininde kölelik yasaklandığı gibi köleliğe karşı bir mücadele de söz konusudur. Köleliğin ortadan kalkması için köle azat etme fikri de ilk defa İslâm dini ile literatüre kazandırılmıştır. Adına eğer kölelik denilecek olursa bugün bile devam eden sistem savaş dönemleri ile sınırlandırılmıştır. Savaş esnasında esir edilen kişiler bu durumun yegâne örnekleridir.
Kölelik denildiği zaman akla ilk gelen insanın fizikî olarak esir alınması ve çalıştırılmasıdır. Bugün her ne kadar kölelik düzeninin ortadan kalktığı iddia edilse de aslında bu zalim düzen sinsi bir şekilde ve eski dönemlere nazaran çok daha ağır şartlarda devam etmektedir. Bugün Avrupa ve Amerika başta olmak üzere kölelik sistemi çok daha güçlü bir şekilde varlığını sürdürmektedir. Bu zulüm düzeninin en acı şekilde devam ettiğini 20. yüzyılda ilk dile getiren devlet adamı rahmetli Erbakan hocadır. Miting meydanlarında toplanan kalabalıklara ettirdiği yeminlerde “bugünkü köle düzenini yıkmak için” sözleri ile tarihe geçmiştir.
Post modern dünyanın köle düzeni, milyonlarca insanın zengin elitlerin köpeklerini bile bağlamayacağı ortamlarda yaşam mücadelesi vermesi demektir. Dünyanın en zengin yeraltı kaynaklarına sahip olan Afrika’da hayatları boyunca bir bardak temiz, sağlıklı içme suyu görmeden öte dünyaya göçen milyonlar demektir. Eften, püften sebepler, akıl almaz yalanlarla tarumar edilen İslâm ülkelerinde katledilen, anasız babasız bırakılan, evinden yurdundan edilen milyonlar demektir. Küresel şirketlerin daha fazla para kazanmak için bir meta haline dönüştürdüğü kadınları, reklam, moda ve fuarlar aracılığı ile adeta bir teşhir ürünü olarak kullanmasıdır. Ailesini geçindirmek için en zor şartlarda günlüğü üç, beş dolara çalışan milyonlarca zavallı işçi demektir. Fabrikalarda, uygunsuz çalışma koşulları altında, güvenlik tedbirlerinden yoksun alanlarda asgari ücrete çalışan, ezilen, sesini duyuramayan milyonlar demektir. Gelişmiş ülkelerde, hafta içi işten başka bir şeye vakit ayıramayan, hafta sonu geldiğinde ise hayvandan daha aşağılık hallerde zevk ve sefaya terkedilmiş milyonlar demektir. Dünyanın en zengin birkaç kişisinin servetinin dünya üzerindeki açlığı, yoksulluğu ortadan kaldıracak seviyede olmasıdır.
Yani köle düzeni varlığını farklı isimler altında eskisinden daha güçlü bir şekilde devam ettiriyor. Prangalar zihinlere vurulmuş, kulaklara, gözlere vurulmuş, duygulara, yüreklere vurulmuş. İnsanlık zindana atılmış, duvarları yeşil ormanların, engin denizlerin motifleri ile bezenmiş, tavanına özgürlüğün sembolü olan gökyüzü resmedilmiş zindanlar. Allah bütün insanlığa rahmet eylesin.

“Haramlar normalleşiyor”

Resul-ü Müştebâ Efendimiz buyuruyor; “Fitne zamanında insanların en hayırlısı, Allah yolunda çarpışarak cihattan aldığı ganimetten, kılıcının payından yiyen kimsedir.” Fitne; terör anarşi, haramın helalin seçilemediği, haramdan korunulumayan,  kargaşanın olduğu, ırz ve namusun korunamadığı durum demektir. Helal yemek çok zor, helal ve haram ayırt edilemiyor, insan kendini haramdan sakınamıyor. Böyle bir zamanda Peygamber Efendimizin de söylediği gibi, savaşta düşmana galip gelinip mücahitlere devletin verdiği ganimet en helal olandır. Peygamber Efendimiz bir başka hadiste, “Sizi Fitneden sakındırıyorum. Ondan uzak durun.” Bozgunculuk, anarşi ve terör, ortalık karışık helal mi haram mı ayırt edemiyorsunuz. Konuşuyorsun haram işliyorsun, harama maruz kalıyorsun.  Böyle bir ortamda olduğunuz zaman,  bir; yediğin içtiğin savaştan gelen kılıç parası olsun. İki; insanların arasında kalınca haramlardan sakınmak mümkün olmadığı için dağ başlarında kalan adam. Böylece haramdan kurtulmuş olur. Dağ başında kaldığı için insanların içine karışmamış olur ve gözünü, elini, dilini, belini haramdan kormuş olur. İkinci hayırlı adamda budur. Üç; koyunu var, kuzusu var, keçi sürüsü var, danası, sığırı var onların sütünden, yağından yiyip içiyor, kesip etini yiyor. Çünkü eti dışardan aldığı zaman, ‘Besmeleyle mi kesildi? Besmelesiz mi kesildi?’ bilinmiyor. Çünkü bir hayvan ister keçi olsun, ister sığır olsun kanı akıtılmadan kesiliyorsa, o leştir. Dinimize göre yenilmez. Şimdi kanda çok protein var diye Avrupa da hayvanı kesmiyorlar. Onların derdi haram, helal değil. E oradan da et ithal edip getiriyorlar. Sen biliyor musun? Bilmiyorsun. E ne yapacaksın o zaman?  Kendi hayvanını kesip yiyeceksin. İşte üç demiştik; Peygamber Efendimiz tarafından,  “Kendi hayvanının etinden, sütünden yer içer. O kişi insanların en hayırlısındadır” böyle buyrulmuş.

GÖZÜNÜ HARAMDAN SAKIN

İmam-ı Azam Hazretleri de oğluna vasiyet ederek, “Oğlum insanların içine çok karışma. Onlar seni haramın içine çekerler. Konuşurken dedikoduya başlar. Bir şeyler satın alırken haram işlersin. Ama onlardan da tamamen uzak kalma, sen hocasın.  Ara sıra git, din şudur, helal şudur, haram şudur diyerek öğret. Bu da senin görevindir. Ama tamamen girersen seni işlerine alet ederler” diyor. Herkes normal karşılar haramları. Benim korkum şu; Eskiden başı açık geziliyordu, son bir senedir de bakıyorum kadınlar göbeğine kadar göğüslerini açıyorlar. Göğüslerini gösteriyorlar herkese. Moda olmuş. Şimdi bu böyle devam ederse, ne olur? Normalleşir.  Sen tutup söylediğin zaman da, ‘Niye, herkes böyle. Nerden çıktı?’ diyorlar. Çok tuhaflarına gidiyor. Şimdi benim bu oturduğum mihrap, tahrîmen mekruhtur. Bütün kitaplar da bu konu var. İmam cemaatin durduğu seviyede duracak. Bu mihrap çok büyük olur, ayağı sizin durduğunuz yerde durmazsa, çok yanlış bir iş. Ama şimdi kim dikkat ediyor bunlara. Söylediğin zaman, ‘Senelerdir böyle’ diyor. ‘Bunu ben söylemiyorum kardeşim, bin yıl evvel yazılan kitaplarda var’ diyorsun. Alışmış, tuhafına gidiyor. Kadınların göğsünü açması da böyle, alışmış ona göre normal. Gözünü haramdan koruyamazsın. Konuşurken, şu adam nasıl deyip soruyor. Yahu adamın adını söyleme,’ Haram mı, helal mi?’ diye sor. Adamın yaptığı saçmaysa, söylediği saçmaysa adını söylediğin zaman bu sefer iş başlıyor dedikoduya. İşte hadiste bundan bahsediyor. ‘Git dağın başına helalinden ye, gözünü haramdan sakın. Hayırlı insan budur’ diyor Peygamber Efendimiz. Taktir sizin. 

EMR-İ BİL-MARUFNEHY-İ ANİ’L-MÜNKER   

Hayrülmecâlis, yani oturuşların en hayırlısı. ‘Yahu bunula da uğraşma hocam’ diyeceksiniz. Ben uğraşmıyorum Peygamber Efendimiz buyuruyor. Ben de bunları size anlatmakla mesulüm. Peygamberin (S.A.S) söylediği haktır, Allah’ın (c.c.) buyurduğu haktır. Bunları bildiğim halde sana söylemiyorsam, dilsiz şeytanım demektir. Peygamber Efendimizin hadisi böyledir. Sende öylesin, bildiğin halde helal haram sorulduğunda konuşmuyorsan dilsiz şeytansın. Müminler Emr-i bil-maruf nehy-i ani’l-münker yaparlar. Bu ahir zamanın alamet-i farikası. Şu elektiriğin bir markası var, bu saatin bir markası var. Ahir zaman ümmetinin markası,  Emr-i bil-maruftur. Şu haramdır, şu helaldir diye bildiğini söyler din kardeşine. Bunu yapamıyorsan, o zaman dağ başına çık diyor. Yapabildiğin ölçüde bunu yapmak zorundasın.  Yapabildiğin halde yapmıyorsan, istersen sabaha kadar anlın secdeden kalmasın gene de yakayı kurtaramazsın. Oğlunu kızını yetiştirmek zorundasın, anasın, babasın.  Sözün geçiyor. Onun namaz kılmamasına, sigara içmesine, kızla veya oğlanla düşüp kalmasına bildiğin halde ses çıkarmıyorsun ve yasaklamıyorsun. Sonra da sabaha kadar teşbih çekiyorsun. Boşuna kürek çekiyorsun güzel kardeşim. Bak ne diyor, ‘Ahir zaman ümmetinin markası, Emr-i bil-maruf yapar, nehy-i ani’l-münker yapar.’ Bu Kur’an-ı Kerim’de ayet. Peygamber Efendimiz de bunu söylüyor ve sende bunu yapmıyorsun.

HARAMA GÜZEL DENİR Mİ?

Bizim aziz milletimizin insanı dini terbiye görmüş bu örf haline gelmiş. Kabahatte gizli, ibadette gizlidir. Herkesin içinde gösteriş için namaz kılmak büyük günah. Git kendi evinde yap, gösteriş yapma. Şimdi herkesin ortasında tespih çekiyor, ‘Şak, şak, şak…’ mürai! Şimdi metroda, metrobüste kızı alıyor kucağına sıkıştırıyor öpüyor, sen de oradasın. Bu dinimizde haramdır. Sende Müslümansın, Müslüman da ‘Emr-i bil-maruf nehy-i ani’l-münker’  yapacak. Söyleyemiyorsun, çünkü kanun var. Kanuna karşı gel demiyorum tamam ama, ‘Gençlikte olur’ derseniz imanınızla oynarsınız.  Peygamber Efendimiz ne diyor, ‘Bir yanlış gördünüz onu elinizle düzeltin. Elinizle düzeltemiyorsanız dilinizle düzeltin. Dilinizle düzeltemiyorsanız , kalbinizlebuğzedin.’ Elinden bir şey gelmiyorsa buğzedceksin, yani ‘Ah kanun olmayacaktı sana gösterirdim ben’ diyerek içinden geçireceksin. Ama sen tutup, ‘Gençken olur böyle şeyler, güzel şey’ dersen olmaz. Harama güzel denir mi?

10 Kasım 2018 Cumartesi

Ortaklık Uygarlığı, Ortaklık Sistemi Semt Kooperatifleri

Kur’an Medresesi Dersleri”, üstadımızla 35 haftadır (Kur’an Arapçası, Kur’an Matematiği, Adil Düzen Muhasebesi ve Plan-Proje Dersleri ile) devam ediyordu; bu hafta 36… Bu Cuma’dan itibaren Şamil Şahin Hocamızın “Usul; Usulü Fıkıh ve diğerleri” dersi de başladı… Süleyman Akdemir’in “Kur’an’ı Anlama Usul Dersi” (Cumartesi, saat 10.00-12.00) geçen hafta başlamıştı… İlgilenenleri, İslam Medeniyeti Vakfı’mızda bekliyoruz…
Önceki yazı başlığım şöyle: “Semt Kooperatifleri Sistemi ülkemizi kurtarır…”Bir yazarın aynı günkü yazı başlığı şöyle: “Kooperatif yöntemiyle kalkınma mümkün müdür?” Yusuf Üstün’ün bir yazısı üzerine yazılmış ki; bir gün öncesinde Y. Üstün’ün şu iki çalışmasını www.akevler.org sitemize yüklemiştik: 1)Karz-ı Hasen’in Kurumsallaşmasında Kooperatif Modeli. 2) Tekafül ve Kooperatif Sigortacılığı. (Yazı ve çalışmaları yazacağım.)
“Kur’an Medresesi Dersleri”imiz 36. hafta ile devam etti; aşağıdaki notlar oradan...
1) Hukuk uygarlıklarını peygamberler, teknik uygarlıklarımı filozoflar oluşturdular... 2) Doğuda hukuk inkılâbı olur, bundan yararlanan Batı sanayi inkılâbı yapar... 3) Sanayideki gelişme sonucu eski hukuk artık yetmez olur. Doğuda hukuk inkılâbı olur. İnkılâplar peş peşe atılan adımlarla ilerleyip durur... 4) Uygarlıkların ömrü biner yıldır. Hak merkezli doğu uygarlıĞI en gelişmiş halde iken, kuvvet merkezli batı uygarlığı gelişmeye başlar. Batı uygarlığı en gelişmiş durumda iken Doğu uygarlığı gelişmeye başlar...
5) Yeni uygarlık eski iki uygarlığın sentezinden doğar, bunu da bir ulus yapar...
6) Uygarlık başlamadan önce hazırlık yapılır, bir ulus iki uygarlığı sentez eder. Tarihte ilk hak merkezli uygarlık Sümerler ile Mezopotamya’da başlamıştır, Nuh uygarlığıdır. Sonra İbraniler Tevrat uygarlığını getirdiler. Sonra Hıristiyanlar İncil uygarlığını getirdiler. Kur’an uygarlığı Arabistan’da gelişti. Kuvvet merkezli Batı uygarlıkları Mısır, Yunan, Roma ve Avrupa uygarlıkları olarak oluştu... 7) HAK merkezli uygarlıklar miladi tarihe göre ve onların başında gelirler, yaşarlar, yaşlanırlar ve bin sene içinde ömürlerini tamamlarlar. Miladi beşyüzüncü yıllarda Batı uygarlıkları doğarlar ve onlar da bin sene yaşarlar...
8) Bugün üçüncü binyıl hak merkezli uygarlık oluşmaktadır. Yeni bir peygamber gelmeksizin oluşan ilk uygarlıktır. Bu uygarlığı kurma görevi Türkiye’ye verilmiş, Türkiye ona göre hazırlanmıştır... 9) Uygarlıklar ekonomiye dayanır. Bugün işçilikten ortaklık düzenine geçilmektedir... 10) Bu uygarlığın fikri hazırlığını Bediüzzaman, Süleyman Tunahan, Necmettin Erbakan büyük adımlar attılar... 11) Mevdudi, Seyyid Kutup, Humeyni, Erbakan, İhvan-ı Müslimin ortaklık sistemine doğru çaba gösterdiler... 12) Bütün bu çabalar hep nazari olup pratikte örnek bir uygulama hiçbir yerde yapılmamıştır. İslamiyet ekonomi bakımından Akevler’den önce anlaşılmamıştır... 13) Akevler 1967 yılında resmen kurulmuş; hazırlığa 1960’lardan önce başlanmıştır... 14) Akevler günümüzde 50 senesini doldurmuştur. Uygulamalar yapılmış ve ona göre Ortaklık Anayasası hazırlanmıştır...
15) Sistemin dayandığı temel prensipler şunlardır. a) Ortaklık sistemi müspet ilme dayanır. Önce ilmi çalışmalar yapılmalıdır. b) Ortaklık uygarlığı peygamberlerin ve filozofların uygarlıklarının sentezinden oluşur, her iki uygarlık öğrenilerek yeni hak merkezli uygarlık kurulur. c) Yüz ailenin katıldığı Semt Kooperatifleri ile gelişmeye başlanmalıdır. Büyüme değil çoğalma esas alınmalıdır. d) Sadece insanları düzeltme yerine, düzeni değiştirip düzeltme ana hedef olmalıdır. İyiler kendilerine iyi düzen kurmalıdırlar...
16) Çocuklarımıza zalim düzende makam bırakırsak, zalim olurlar… Çocuklarımıza sadece servet bırakırsak, hazıra konan tembel olurlar… Çocuklarımız sadece cemaat bırakırsak, zavallı olurlar... Çocuklarımıza sadece ilim bırakırsak, zalimlere çalışarak yaşamak zorundan kalırlar… O halde çocuklarımıza HAK merkezli uygarlığın bir hücresi olan Semt Kooperatifi kurmalı, bu sayılanların hepsini birden dengeli bir şekilde bırakmalıyız...
Bizim, “Semt Kooperatifleri Sistemi ülkemizi kurtarır…” dediğimiz gün, bir yazar “Kooperatif yöntemiyle kalkınma mümkün müdür?” diye sormuş ya; oradan devam ederiz…