10 Ocak 2019 Perşembe

ufuk daralması

Hayatın bir karmaşaya dönüşmesi insanları seçeneksiz bırakıyor. Karmaşa bir anlamda kaos ve çözümsüzlük. İnsanın ufkunu daraltan, sıkboğaz çok neden var. Sağlıklı düşünme ortamından yoksunluk ağır basıyor.
Günümüz siyasası düşünceye dayanmıyor. Reklâm ve tanıtım amaçlı bir süreç. Böyle olunca bilgi insanların varlığının bir anlamı olmuyor. Bilge ve düşünürler bu ortamda ilgi görmüyor. İtibarsızlık onlar için değil, yöneten ve savrulanlarla ilgili.
Düşüncenin olmadığı yerde durumu belirleyen anlık olaylar oluyor. Gerilim, buna bağlı bir yönetim tarzı. Yöntem kaos üzerine kurulu. Bu sürekli hâle gelince insanlar çıkış yolu bulmada zorlanıyorlar.
Reklâm ve diji hayat insanın hayatını kuşatma altına alınca seçeneksizlik oluşuyor. İnsanların tercih alanları daralıyor. Patırtılı, görsele dayalı, yanılsatıcı bir bakış ve hayat tarzı. Okuma ve düşünme edimi böylece artık gereksizlik. Çünkü insanlara boca edilenler yeterli oluyor. Nasılsa birçok konuda bilgi sahibi olunuyor. Bilgi derinliği değil, bilgi sığlığı diyebiliriz buna.


Evlerde kadınlara dönük günlük sıradan tartışmalı programlar sadece zaman öldürme ya da oyalamaya dönük. Programların gerilim ve absürtlükleri tam anlamıyla uyuşturucu ve öldürücü. İnsanlar ekranlara odaklanıyor günlük ev ve işlerini bile erteleyebiliyorlar. Akşam saatleri spor programları ve kimi haber kanallarının aşırılıkları da bir başka zaman öldürücü. Aile bireylerinin bile birbirleriyle yeterince ilgilenmedikleri kopuk hayatlar içinde oldukları bir gerçek. Yani sır değil.
Gençliğin gerek okul süresince sınav yarışları, sadece belli alanlara odaklanmaları sıradanlaştırıyor. Artık onların bir idealleri yoktur. Tek amaç sınavlarda başarılı olmak, olamayanlar da kaderlerine razı gibi sokakta, yani boşlukta. Üretime dayalı atölyeler, imalathaneler olmadığından ancak eğlence alanında kendilerine eğer bulabiliyorlarsa bir yerlere sığınıyorlar. Yoksa en olmadık alanlara yöneliyorlar.
Hırsızlığın, gaspın ve soygunun bir mesleğe dönüştüğü yadsınamaz. Bunlar artık bir istihdam alanı. Rızıklarını ve lüks hayatlarını burada karşılıyorlar. Çünkü eğlence başlı başına bir hayat tarzı.
Karşılıkları olsun ya da olmasın hemen her bireyin cebinde kredi kartları bulunuyor. Sınırsız tüketim hırsı baş döndürüyor. Edinmek istedikleri nesnelerin en iyisini ve marka olanını tercih ediyorlar.
Kitabın, gazete ve dergilerin hayattan çekildiği bir dönem. Bunlara gereksinim bile duyulmuyor. Dijimedya insanların belli alanlarda veya uçlarla ilgili haber edinmeyi sağlıyor ve bu, yeterli bulunuyor.
Yetersizlik ve sığlıklar yeterliliğe dönüşüyor. Bu da yeterli oluyor. Düşünmeyen, yorumlamayan bir insan sıradanlığıdır bu.
Hemen bütün kesimlerin gençliğinin siyasal tartışma ve çekişmelerinden söz edilemez. Kafelerde, barlarda, eğlence yerlerinde zaman tüketiyorlar. Semtlerin özelliklerine, ya da insan profillerinin davranışlarına uygun mekânlar oluşuyor. İnsanların sakınma ve korunma güdüleri ortadan kalkıyor böylece. Başörtülü bayanlar içkili ve hatta modern sosyetenin bulunduğu mekânlarda bulunmaları yadırganmıyor. Duyarlılık tercihlere göre değil. Sosyete mekânlarında bulunma tutkusu ağır basıyor. Muhafazakâr kesimin gençleri de kendilerine özgü eğlence ortamları oluşturuyorlar. Koşulları eğlencelerine dönük olması için zorluyorlar. Artık hayat tarzlarında, görünümleri muhafazakâr gibi görünse de yaşama tarzları bohem ve hatta liberal, seküler ve burjuva. Tam bir karmaşa. Örtünme sadece modamsı bir aksesuar.
Denilebilir ki sıradanlık, sığlık ve düşüncesizlik hemen her kesim için geçerli. Hastalık genel ve bulaşıcı.

9 Ocak 2019 Çarşamba

kültür işgali

Çağdaş dünyada artık ülkeler birbirlerini tankla, tüfekle, ordularla istila etmiyorlar. Ülkelerin birbirleri üzerinde nüfuz kurmaları, etkinlik sağlamaları için en iyi yöntem “kültür işgali”… Kültür işgali, dille yapılıyor… Kültür işgali, dinle yapılıyor… Kültür işgali, sinemayla yapılıyor… Kültür işgali, dizilerle yapılıyor… Gerek televizyonların ekranlarından gerekse sosyal medyanın gayya çukurlarından yapılıyor….
Son günlerde Türk sinemasının en büyük tartışması, sinema dağıtımcılarıyla yapımcılar arasında yaşanan “Mısır-içecek-yapımcı payı” tartışması. Yapımcılar, sinema salonlarına daha çok izleyici çekmek için dağıtımcıların, promosyonlar uyguladıklarını, sinema biletlerinin fiyatlarını yükselttiklerini, ama bu yükselen fiyatlardan sinema yapımcılarının hiçbir kâr elde edemediğinden yakınıyorlar. Özellikle sinemalarda gişe rakamları epey yüksek Türk sinema yapımcıları bu işten muzdarip durumda. Hatta önümüzdeki günlerde vizyona girmesi planlanan bazı Türk filmlerinin bile bundan etkilendiği ve filmlerin gösterime girmeyeceği belirtiliyor.


Biz bir garip izleyiciyiz… Sinema yapımcılarıyla sinema dağıtıcıları arasındaki para kavgası, bizi en çok sinemaya gittiğimizde, mısır veya içecek aldığımızda ilgilendirir. Bizim bu kavgada dikkat çekmek istediğimiz husus şurası: Türk sineması neden kendi kabuğunu kıramıyor? Neden bir Hollywood sineması gibi, dünyanın her tarafında izlenen filmler üretemiyoruz? Bizim mizah algımız ve sinema düzeyimiz Recep İvedik’le mi sınırlı?
Hollywood, ürettiği filmlerle, yılın 365 gününde bizim sinema salonlarımızda, Amerikanvari yaşam tarzını, türlü ahlaksızlıkları, fuhşiyatı, egoist, hedonist, bencil bir insan prototipini ve Hristiyanlığın misyoner yapısıyla ilgili her şeyi üzerimize boca ediyor. Peki biz bunlara karşı ne üretiyoruz?
Bizim ürettiğimiz diziler nerelerde seyrediliyor? Pazarladığımız dizilerin özellikle Ortadoğu ülkelerinde seyredildiğini, Arapların bizim jönlerimize hayran olduğuna dair duyumlar alıyoruz, bu konuda gazetelerde haberler yazılıp çiziliyor. Peki bu diziler, ahlakı öncelemek, hakkaniyeti sağlamak, hakkı hukuku gözetmek, şehveti değil iffeti başrole koymak adına mı üretiliyor?
Ürettiğimiz diziler, Muhteşem Süleyman ile mi sınırlı kalacak? Sadece Harem ve Hürrem arasında sıkışan Muhteşem Süleyman, Türk dizilerinin bir prototipi olabilir mi? Sinema dağıtımcılarının en büyüğü olan Mars Grup’un CEO’su demiş ki, “Eğer Cem Yılmaz film yapmazsa, yeni Cem Yılmaz’lar çıkar”…
Cem Yılmaz, bu beyanata oldukça kızmış… Biz de soruyoruz: Cem Yılmaz, Türk  sineması adına ne üretmiştir?… Tamamen gazetelerin ve televizyonların reklam imkânlarını kullanarak, ürettiği birbirinden garip filmlerini milyonlarca izleyiciyle buluşturmuş olması, Cem Yılmaz’ın Türk sinemasına yeni bir akım getirebildiğini, yeni bir dil oluşturabildiğini, yeni bir ses soluk olabildiğini gösterir mi?
 Maalesef, Türk sineması, kendi kabuğundan çıkamayan, kendi dilini oluşturamayan, güldüğümüz, istihza ettiğimiz bir Bollywood bile olamayan bir yapıdadır.
Maalesef, Türk sineması, bu haliyle çok kısır bir yapıda dönen, bulduğu damarı kullanarak milyonlarca seyirciyi gişeye çeken ve altıncısı, yedincisi çekilen Recep İvedik’lerin istilası altında olan bir yapıdadır. Sanat ve sanatçı, toplumun önünde yürüyen, topluma ışık olan, toplumu büyüten, kültür algısını geliştiren bir yapı sergilemelidir.
Türk sineması ve dizi dünyası, girdiği cendereden kurtulabilecek mi? Bunu zaman gösterecek.

7 Ocak 2019 Pazartesi

Bizi Kabullenmeyenlerin Kanunlarını Niçin Kabulleniyoruz?

AET, yani “Avrupa Ekonomik Topluluğu” 1958’de kuruldu. Türkiye, bu kuruluşa ilk üyelik başvurusu yapan ülkelerden biriydi. O devrin Başbakanı Adnan Menderes, 31 Temmuz 1959’da ortaklık başvurusunda bulundu. AET ile Türkiye arasındaki ortaklık anlaşması 12 Eylül 1963’te imzalandı, bu anlaşma 1 Aralık 1964’te yürürlüğe girdi. Peki, ondan sonra ne oldu? Hiiç. Sıfıra sıfır, elde var sıfır. İlk ortaklık müracaatının üzerinden 59 yıl geçmiş. Bu arada, dünün komünist blok üyesi Bulgaristan, Kıbrıs’ın bir bölümünü teşkil eden Güney Kıbrıs bile üyeliğe kabul edilmiş, ama Türkiye hâlâ üye yapılmamış.
AK Parti’nin iktidara gelişinden sonra AB üyeliği meselesi sıklıkla gündeme taşındı. AET iken ismi AB’ye (Avrupa Birliği) dönüşen toplulukla sık sık müzakereler yapıldı. Bizden istenen “uyum paketleri” kanun haline getirilerek TBMM’den geçirildi. Sadece 2002-2004 yılları arasında 8 uyum paketi, 2001 ve 2004 yıllarında da 2 Anayasa paketi TBMM’de kabul edildi. Katılım müzakerelerinde 16 fasıl müzakerelere açıldı. Peki, bu paketlerde ve bu fasıllarda neler vardı? Neler yoktu ki? Hayatın her safhasıyla ilgili düzinelerle kanunlar, kararnameler, değişiklikler ve neler neler!..


O “uyum paketleri” çerçevesinde hazırlanan 9 bin küsur kanunlardan bin küsurunu inceledim. Daha doğrusu incelemeye çalıştım. İnanın kafam durdu, devam edemedim. Bir üst akıl müthiş bir teknikle hazırlamış. Sayın Reisicumhur o metinlerin kaç tanesini tam olarak okudu, bilemiyorum. Ancak bana göre o metinlerin tamamı bünyemiz için “yabancı unsurları” taşımaktaydı. Bünyemize uyması mümkün değildi. Nitekim aile ile ilgili kanunların neticesi gözler önünde. Boşanmalar yüzde 500 arttı. Ailelerde huzursuzluklar arttı.
Bu yazıda hedefimiz o kanunları tartışmak değil. Ben işin özüne, temeline temas etmek istiyorum: Yahu arkadaş, 59 yıldan beri bizi kabullenmeyenlerin kanunlarını niçin kabulleniyoruz? Kabullenmeye mecbur muyuz? Adamlar ve madamlar bizi kabullenmemiş, biz habire, haldur huldur onların kanunlarını alıp duruyoruz.
Gümrük Birliği Anlaşması yapmışız. Devamlı zarar eden biz olmuşuz. “Uyum yasaları paketlerini” kabullenmişiz, devamlı sancılanan biz olmuşuz. Peki, başımızın derdi ne? Niçin bunu kabulleniyoruz? Ensemize silah mı dayadılar?
Bakınız Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi yağmur gibi ülkemiz aleyhine kararlar alıyor. Habire “tazminat cezası” veriyor. “Canı cehenneme Avrupa Mahkemesi’nin!” diyebilir misiniz? “Tanımıyorum, tazminat ödemiyorum!” diyebilir misiniz? Diyemezsiniz. Niçin? Çünkü anlaşma imzalamışsınız. Devletleri bağlayan, sözler değil, anlaşmalardır.
AB’nin bizden istediği kanunlardan biri, idam cezalarının kaldırılması idi. Kaldırıldı. Hatırlatmaya gerek yok, toplum olarak canımızın çok yandığı zamanlarda, “İdam geri gelsin!” deniliyor. Sayın Cumhurbaşkanı da, “Önüme gelirse imzalarım!” diyor. Aradan aylar, hatta yıllar geçiyor, tık yok.
Bakınız Sayın Reisicumhur, “AB yasaları doğrultusunda zinanın serbest olmasına izin verdiklerini, bunun hata olduğunu ve düzenleme yapılması gerektiğini” söyledi. Peki netice? Hâlâ bekleniliyor. Bu yalnızca bir örnek… Daha bunun gibi neler var. Mesela, “erkek erkeğe, kadın kadına evliliğin resmîleştirilmesi” de gündemde. Hangi pakette bilemiyorum, ama “uyum paketlerinden birinin” içinde bu da var. Henüz kanun çıkmadı, resmiyet kazanmadı, ama düğün salonları kiralanıp erkek erkeğe, kadın kadına evlilikler yapılıyor. Bu da sosyal medyada yayınlanıyor.
İyi yani, hem bizi kabullenmeyecekler, bizimle âdeta dalga geçecekler, neredeyse; “Amuda kalkın! İki elinizin üzerinde yürüyün, o vaziyette misket oynayın!” diyecekler, biz ise bir, iki, üç, beş değil, on bine yakın kanun çıkaracağız, Anayasa değiştireceğiz. Niçin? Mösyöler, madamlar memnun olsun diye… Peki, niçin böyle yapıyoruz? Bizi kabullenmeyenlerin kanunlarını kabullenmeye mecbur muyuz?

3 Ocak 2019 Perşembe

kimliksiz toplum

Çağdaş dünya, egoist, hedonist, narsist bir kimlik koydu önümüze… Biz de bu dünyanın bize dayattığı kimlikle hayatımıza yön veriyoruz. Kitle iletişim araçları, bu dünyanın üzerimize boca ettiği kirliliklerle kötülükleri içselleştiriyor. İnsanlarımız, televizyon ekranlarında gördükleri, sosyal medya gayya çukurunda gözlemledikleri kimlikleri kendilerine rol model yapıyorlar. Bu rol modeller, özellikle gençliğimizin tarihiyle, öz değerleriyle, örfleriyle, ananeleriyle olan bağlarını koparıyor. Geleceğinden habersiz, geçmişinden kopuk, tamamen kimliksiz bir toplum ve insan prototipi ortaya çıkıyor. Ne yapmamız lazım?
Toplumumuza yeniden kimlik kazandırabilmek, kendi kimliğini hatırlatabilmek, ecdadını tanıtabilmek, ahilik kültürünü kazandırabilmek, emperyalist ve kapitalist dünyanın kirliliklerinden arındırabilmek için öncelikle kendi medyamızı, kendi iletişim araçlarımızı ortaya koymamız gerekiyor. Yeni bir medya dili oluşturabilmek, bu medya diliyle insanlığımızı yeniden inşa edebilmek gerekiyor.


Kendisiyle röportaj yaptığım Muhammed Emin Yıldırım Hocamız, kitle iletişim araçlarının etkilerinden kurtulabilmek ve yeni bir medya dili inşa etmek adına şunları yapmamız gerektiğini söylüyor: “Bu konuda da bizim çok ciddi bir biçimde kendi iletişim araçlarımızı, kendi medyamızı, internet sitelerimizi, vaaz kürsülerimizi, sokaklarımızı, caddelerimizi kullanmak zorundayız. Onlar kendi görevlerini yapacaklar. Onların görevi o şer mecrayı akıtmak. Biz de onun karşısında bir hak seti koymak zorundayız. Oturup da ağlayarak o şer cepheye karşı bir şey yapamayız. Şer yayılmacıdır. Daha hızlı gelir. Hakikat, hak daha zordur. Bedel ister bunları muhafaza etmek. Mecburen bizim bu toplumu bilinçlendirme ve şuurlandırma noktasında bir vazifemiz var. İnsanımıza bu işin kötülüğünü anlatacağız. İnsanımıza kulluk diye bir görevi olduğunu hatırlatacağız. Abdullah olmanın yani Allah’a kul olmanın yeryüzünde insanın kazanabileceği en büyük rütbe olduğunu insanımıza anlatacağız. Özellikle gençlerimize bir iki günlük dünya lezzeti için ahiretlerini, gelecek hayatlarını zayi etmemelerini noktasında bir uyarıda bulunacağız. Uygun bir dille o gençlerimizin dünyasına aktarmaya çalışacağız. Biz bunları yapacağız. Hak ile batıl mücadelesi ta Hz. Adem (as)’ın çocuklarından itibaren başlayan bir mücadele. Peygamber Efendimiz (sav) döneminde de yürüyordu, bugün de yürüyor. O gün Peygamber (sav) zamanında o günün şehvetini putlaştıranların yaptığı bir davranış vardı.
Müslümanlardan bazıları bir yere gidip Kur’an-ı Kerim’i okuduklarında o Kur’an sesi karşıdaki insanlara ulaşmasın diye ellerine geçirdikleri tenekeleri, ses çıkaracak şeyleri çalardılar, gürültü çıkarırlardı ki, insanlara Kur’an’ın sesi ulaşmasın. Şu anda da batıl cephe bunu yapıyor. Şu anda tenekeler değişti. Bir şekliyle bizim gündemimizi farklı şeylerle meşgul ederek aslında Hakk’ın sesini duymamamız noktasında bize başka şeyler yapıyor. Nesillerimizi oyunla, sanal dünyadaki kötülüklerle, televizyondaki o gece merak uyandıracak ve onları saatlerce ekrana kilitleyecek yanlış şeylerle teneke çalıyor. Yapılan şeyin aletleri değişse de âdetleri değişmiyor. Yani hayatın yasası böyledir, aletler değişir ama âdetler aynen devam ediyor. Küfür cephesi, nifak cephesi, cehalet cephesi tahrif etmek için o gün kullandığı yöntemlerin aynısını kullanıyor bugünlerde. O gün Peygamber (sav) Efendimiz ve sahabe her şeye rağmen az olmalarına takılmadan, sesimiz yetişmez o insanlara deyip, morallerini bozmadan, biz ne yapabiliriz onların kitle iletişim araçları daha fazla, milyonları etkiliyorlar, o zaman biz bir şey yapamayız demeden, çünkü azı bereketlendirecek olan Allah’tır. Gecemizi gündüzümüze katacağız, bu memleketin insanına hak ve hakikati anlatacağız.”

2 Ocak 2019 Çarşamba

insan ve fetih

Bismillahirrahmanirrahim
Hamdımız âlemlerin Rabbi, Rahman ve Rahim olan Cenabı Allah’adır. Salâtımız ve selamımız ise Peygamberimiz, âli ve sahabeleri içindir.
İnkâr, manevi hastalıklardandır ve gerçeğin üzerini örtmek ve onu yok saymaktır. Cenabı Allah’ın ilahlığını reddetmek, verdiği nimetlere nankörlük etmek inkârdır. İnkârcılara göre insan yaratılmış değildir. Hâlbuki insan: Cenabı Allah’ın azametinden dolayı yarattığı, ruh ve bedenden meydana gelen, yaratılmışların en şereflisi ve teklif ettiği emaneti yüklenen yeryüzündeki halifesidir. Kabul edilmesi gereken gerçek budur. Buna iman denir. Bunun dışındaki iddiaların, nazariyelerin hiçbir kıymeti ve değeri yoktur ve bu olumsuz görüşler materyalistlerin uydurduğu hurafeden başka bir şey değildir. İnsan yaratılmıştır ve ilk insan Hz Âdem’dir. Hz. Âdem ilkel bir varlık olarak değil, medeni ve mükemmel bir varlık olarak yaratılmıştır. Okur ve yazardır. Aynı zamanda ilk peygamberdir ve kendisine kitap olarak “on sahife” indirilmiştir. İlk insan aynı zamanda ilk Müslüman’dır. İslam ve İnsanlık tarihi; Hz. Âdem (A.S.)’in yaratıldığı andan itibaren başlar. İslam; insanlık tarihinin tek hak dinidir. Diğer dinlerin tamamı, sonradan meydana gelen sapmalardır. ALİ İMRAN 85: “Kim, İslam’dan başka bir din ararsa, bilsin ki kendisinden (böyle bir din) asla kabul edilmeyecek ve o, ahirette ziyan edenlerden olacaktır.” Tarihte İslam’dan kopan ve başka ilahlara tapınan ilk kavim Hz Nuh’un kavmidir. Şirkten tevhide dönmemekte inat eden Nuh kavmi “tufan” ile helak olup gittiler. Tufan aynı zamanda yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur.


HZ İBRAHİM

Nuh tufanından yaklaşık 2000 yıl sonra, Nemrut ve kavmine Hz İbrahim (A.S.) peygamber olarak gönderilmiştir. Hz İbrahim; Babil’den Ur şehrine, Ur’dan Harran’a, Harran’dan Şam’a, Şam’dan Kahire’ye, Kahire’den Filistin’e, Filistin’den Mekke’ye uzanan büyük bir mücadelenin adıdır. Sare ve İshak, Hacer ve İsmail; iki eş ve iki oğul… İbrahim (A.S.); eşi Hacer ve oğlu İsmail’i fethin şehri Mekke’ye yerleştirir. Mekke, yeniden kurulur. Kâbe, yeniden inşa edilir. İbrahim’dir, insanlığa önder yapılan… İbrahim ve İsmail itaat eden iki kuldur. Hz Muhammet (S.A.S.) ve ümmeti, İbrahim ve İsmail’in kabul edilmiş duasıdır. İşte bu peygamber ve ümmet Mekke’yi fethedecek olan, peygamber ve ümmet olacaktır.

MÜCADELE

İslamsız yaşanan hayatlar karanlık, berbat ve rezil bir hayattır. Nice peygamberler gelmiştir, insanları İslam ile ıslah etmiştir. ALİ İMRAN 146: “Nice peygamberler gelip geçti ki onlarla beraber birçok bilginler savaştılar da, bunlar, Allah yolunda başlarına gelen (belalardan) dolayı gevşeklik ve zaaf göstermediler, (düşmana) boyun eğmediler. Allah sabredenleri sever.” Şeytan ise İslam yolunun üzerine oturmuş ve nice kavimleri ifsat etmiştir. Bu bir yapanlar ile yıkanların mücadelesidir. Yapanlar peygamberler, yıkanlar ise şeytanlardır. Yakup ve Yusuf, Musa ve Harun peygamberler gelip geçti dünyadan, onlara karşı direnen Firavunlar, Hamanlar, Karunlar, Samiriler, Belamlar inkârın karanlığında boğuldular. Davut, Süleyman, Yahya, Zekeriya peygamberler cihana nam saldılar, imanın, sabır ve sadakatin örneği oldular, onlara düşmanlık edenler ise unutuldular…
İsa (A.S.);  doğrulayan ve müjdeleyen bir peygamber olarak geldi. Fakat söylediği gerçekler karşısında acze düşenler, “Bu apaçık bir büyücüdür” dediler.

FETRET DÖNEMİ

Tevrat'ı doğrulayan ve kendisinden sonra gelecek “Ahmed” peygamberi müjdeleyen İsa (A.S.)’dan sonra tam altı asır geçmişti. İnsanlar, tekrar Hak’tan batıla döndüler.
Putları ilah edindiler, Allah’a eş koştular. İçki içtiler, kumar oynadılar, haramlar ile yaşamayı şeref saydılar. Kadınları, kumar bilmeyenle evlenmez oldular. Tefecilik ve faizcilik yaptılar, “Faiz tıpkı alış-veriş gibidir” dediler. Fuhuş ve zinayı doğal bir şey saydılar. Kız çocuklarını diri diri toprağa gömdüler. Adaleti, ayaklar altına aldılar. Kâbe’yi erkekler çıplak; kadınlar ise şeffaf ince elbiselerle tavaf ettiler. Cahiliye düzenini yürüttüler, yöneten zorbalar oldular, kibirlendiler, israftan, isyandan sakınmadılar. İnsanlık bu halde iken; beklenen an gelip çattı. 10 Ağustos 610, 21 Ramazan Pazartesi gecesiydi. Bir ses, Ya Muhammed; ALAK 1-5: “Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı bir aşılanmış yumurtadan yarattı. Oku! Rabbin, en büyük kerem sahibidir. O Rab ki kalemle (yazmayı) öğretti. İnsana bilmedikleri şeyi öğretti” diyordu. Bu ayetler; yeni bir fethin ve kurtuluşun habercisiydi. 14 yıllık bir mücadelenin sonunda Medine’ye hicret edildi. Bedir, Uhud, Hendek, Hudeybiye, Hayber, Mute derken Hicretin 8. yılında bir Ramazan ayında, büyük bir “fetih” yürüyüşü başlatıldı.

FETİH 

Cenabı Allah’ın FETİH 1: “Biz sana apaçık bir fetih ve zafer sağladık” sözüyle müjdelediği fetih. Mekke’nin Fethi. Bu yürüyüş, Medine’den Hicretin 8. yılında, 10 Ramazan Pazartesi günü, (1 Ocak 630) başlatılmış oldu. Yürüyen ordu 12 bin kişilik bir ordu idi. Mekke’ye 16 km kala konakladılar ve 12 bin ateş yaktılar. Bu ateşlerin etkisiyle “Ebu Süfyan” Müslüman oldu. Ve İslam ordusu Mekke’ye girdi, Putlar yıkılırken: “Hak geldi, batıl zail oldu, şüphesiz batıl yok olmağa mahkûmdur.” “Hâk geldi, artık batıl ne yeniden başlar, ne de geri gelir” ayetleri okunuyordu. Ve böylece tevhidin merkezi, bütün putlardan temizlenmiş oldu. Faizci cehalet düzeni yıkıldı, yerine Adil Bir Düzen kuruldu. 1400 yıl insanlar Adil Düzen ile yönetildi.

MODERN CAHİLİYE

Şeytan boş durmuyor. Dünyada ABD, AB, Siyonizm ve işbirlikçilerinin öncülüğünde yeni bir cehalet düzeni kuruldu. Faiz, içki, kumar, haram yemek, zina, geçmişte toplumların helakine sebep bütün sapık ilişkiler, taharetsizlik hâkim kılındı. İnsanlık yeni bir fethe muhtaç hale gelmiştir. Günümüzde yeniden fetih hareketini Milli Görüş-Saadet Partisi temsil ediyor. Çünkü Milli Görüş; Mekke’yi fetheden görüştür. Selam hidayete tabi olanlara…

1 Ocak 2019 Salı

endüstri 4,0 teknolojileri

iş hayatın da bazı prensiplerim vardır.Bunlardan biri de, bir işe girdiğimde kırk günü doldurmadan o işten çıkmamak ya da kırk günden sonra artık kendime altı ay çalışılabilirsin onayı vermek.
Tabi bu biraz lüks gibi görünebilir.Daha fazla şahsi kararlara girmeden asıl anlatmak istediğime gelirsek,bir işe girdiğimde ne tür bir zorlukla karşılaşırsam karşılaşayım kırk günü doldurmadan o işten ayrılmamak.
En fazla yedi gün olur heralde diye söylenirdim kendi kendime, yoksa ne tür bir zorluk çıkabilir ki değil mi.
Yanılmışım..
İnsana üç günde bile köle olduğunu hissettiren işlerde varmış.
Babalarımız,dedelerimiz nasılda çalışabilmiş,Allah bilir.
Kurumsal edebiyatıyla haşır neşir olduğum bir tavuk fabrikasında işe girdim. Girdim dedim de hemen başladım sanmayın.
Bir hafta evrak topladım.Halbuki çoğu belgeyi e-Devletten indirdim hallettim diye seviniyordum.Hiçbirini kabul etmediler.
Hepside ıslak imzalı olacakmış.Devletin kendisi bile elektronik imzaya geçmişken,bu nerenin kurumsallığı anlamadım.Babam devlet memuru oradan biliyorum, üstelik bilgisayar kullanmayı bile ikibinlerde öğrendi adamcağız. Buna rağmen e-imza kullanıyor.
Bir hafta evrak,iki gün İSG-Doktor görüşmesi ve sigorta giriş belgesi imzaları,toplamda dokuzuncu günde işe başladım.İnsan bunun hatrına en azından bir ay çalışır değilmi.
Neyse en son servis minibüsünde de ayakta geldikten sonra tavukların kesilip biçildiği yere girdik.
Beni en tecrübeli zaten tek tecrübeli ya da dayanabilmiş diyebileceğimiz ustanın arkasındaki bölüme verdiler, öğretsin diye.
Tavuklar askıda seri bir şekilde bölmelere düşerken, bir yandan da poşetlerle birlikte yürüyen banda sürülüyor. Bizde o banttan alıp, ayaklarından tutup, bastırmak suretiyle elimizle poşete sıkıştırıp, boşeti makine yardımıyla kapattıktan sonra geri gönderiyoruz.
Gördüğünüz gibi hamle çok basit. Ama gel gelelim bu hareketi aralıksız kaç saat yapabiliriz.Galiba bir tek ben yapamıyorum.Ya da benim bünye ordaki herkesten daha zayıf olmalı ki, ilk günden melhem sürmeye başladım bileleklerime.
Halbuki sen değilmsin koca koca elektrik kablolarını yuvarlayıp , kalınlığı bileklerinden daha büyük olmasına rağmen eğip büküp yeraltı borularından süren. Ne olduda ilk defa zorlandı o bilekler.
Cevabını aynı akşam şü atasözünde buldum.”Kayayı delen suyun gücü değil sürekliliği”. Yoksa bir kiloluk tavuk ne yapabilir bileklerime. Ama bin tane bir kilo kemiklerimi bile kırar..
İkinci gün oldu.Ben yine yerime geçtim tam başlayacaktım ki bir genç arkadaş geldi “orası dolu kardeş çıkarmısın” dedi.Sevgilsini geçirecekmiş oraya. Bir arkadaşa bakıyorum bir önümdeki ustaya bakıyorum bir de kendime bakıyorum..
Neyse yemek molasından dönüşte gıda mühendisi kulağımda özel aldığım tıkaçları gördü ve hızlıca yanıma geldi “onlar yasak bizim aldıklarımızı takacaksınız” dedi. Bir mühendisi dinliyorum, bir aklımı dinliyorum birde kulaklarımı dinliyorum..
Üçüncü gün oldu mola yapmak istiyorum izin verilmiyor sırayla gidilecek diyor. Tevafuk üzere o gunde yemek molasına erken çıktığımız için namaz vakti gelmeden tekrar işe başladık. Namaz vakti gelince de izin istedim yine verilmedi. Ve artık bakacak kalp bile göremiyorum..
Biliyorum belki içinizi kararttım lakin bu benim yaşayarak görebildiklerim, belki sizler daha kötülerini görmüşsünüzdür. Ya da dedim ya babalarımız dedelerimiz neler neler gördüler diye.
Bütün bunlar hikmetsiz-hız ve teknolojinin birleşmesiyle ortaya çıkıyor.Gerçi teknoloji kendi başına bir çok şey doğurabiliyor zaten.Teknoloji başka bir yazının konusu iken, ben sadece endüstri ve gündemdeki kısmını dile getirip, teslim etmek istiyorum.
Endüstri 4.0 dan bahsediyorum. Bir alman planı olarak dünya gündeminde yerini koruyan ve hatta zaman zaman Türkiyedeki muhalif isimlerede söyletilen,hükümetinde çalışmaları olduğunu bildiğimiz bu konuya biz nekadar hazırız peki.
Sadece Bu zorluğu tecrübe edenlerin mi dile getirmesi gerekiyor. Siyasi olarak bir önlem almamız gerekmiyormu. Almanyanın eskiden olduğu gibi beden işçilerimizi, şimdi ise dijital olarak beyin işçilerimizi kullanmasına izinmi vereceğiz.
Yada sosyolojik önlem almak, mesela hikmetli teknolojinin önce büyüklere sonra küçüklere anlatılması gibi.
Aksi Halde biryerlerimize takılmış çiplerle yaşamaya mahkum olabiliriz. Çip demişken konu yine ihale verdiğimiz alman firmalarına gelecek ve teknolojiyle lanetlenmiş yahudi kardeşliğine…
Yüz yıl önce Teslim ettiğimiz demir medeniyetini dijital medeniyetle geri alamazsak, çocuklarımız ve torunlarımız siyonist yazılımlı, aryan çiplerine dönüşebilir..
24 Eylül 2017 20:39 tarihinde Gürkan Mert Güven yazdı:
Daha önce siyonistlerin Suriye-Macron başarısından bahsetmiştik,şimdi ise pergeli Irak’a çizen siyonistler Arz-ı Mevud’a “BİR” kala saatleri durma noktasına geldi.Kraliçenin arazisinide Suriye gibi zanneden siyontmalar,saray darbesine giriştiler.Kısmen başarabildikleri tartışılabilen bu durumdan sonra Barzani’ye tam gaz verdiler. Ancak kazanamadıkları bir nokta vardı oda “ZAMAN”. Karşılarına İngiliz İbadi’si ve meclisi çıktı. Bence 2 yıl sonra Barzani gazını kökleselerdi belki olurdu,bu sürede mecliside değiştirebilirlerdi. Çünkü artık Kraliçe tek çare olarak iki yıl içinde/sonunda araziyi Türkiye’ye devredecek.
Neden mi?..
Cevabı 1924-1926 arasında.
Bundan 93 sene önce tamda bugün “24 EYLÜL 1924″ yılında dönemin Birleşmiş Milletler Meclisindeki (Cenevre) müzâkereye katılan Fethi Bey , Musul meselesini konuşmak,Musulun sınırlarımıza katılmasını istemek ve bununda tek yolunun Referandum olduğunu söylemekten önce, söz alan Lord Parmor’dan şu sözleri duyar:”Musul çoktan beri Irak’ın bir parçasıdır.Şimdi bunun sınırları çizilmelidir. Referanduma gelince,bu mesele sınır meselesidir sınır meselesi hiçbir zaman referandum ile halledilmez bu askerî bir meseledir.”
Ve süreç iki yıl sonra Ankara antlaşması ile sona eriyor.
Aslında bu sözlerden bir sürü anlam çıkarılabilir, geçmişten geleceğe ışık tutulabilir ve bu yönde kilit adımlar atılabilir. Artık zaman , Mekan ve İnsan daraldığı yerden genişliyor,dönüyor ve dönüşüyor. Duruma “Zaman Simetrisi” ile baktığımızda 1924’te istediğimiz referandumu şimdi onların istediğini ve döngünün başladığını görebiliriz.Tahminim referandumun olmayacağı olsada saman alevi kalacağı yönünde.Gerçi bu aleve petrol dökülürse ahırıda çiftliğide yakabilir.Bu yüzden konunun BM’ye taşınıp, yanımıza paşa paşa gelinip,araziyi seve seve tapulaştıracaklar ki zaten tapusu Türkmenlerde. Yoksa Mehmetçik “sıka sıka” girmesini bilir. Ve girmişkende baba Barzani’nin katlettiği Irak Türkleri’nin de intikamını almasını,babasının yasasına,ağababalarınında kasasına güvendiği Barzani’ye de, Mutsuz ve Mesutsuz bir son yazmasını da çok iyi bilir.
GÜRKAN MERT GÜVEN / DERİNDÜNYA MEDYA

gdo nükleer kadar tehlikeli

Kutsal kitabımız Kuran-ı Kerim’de Bakara suresi 205.Ayette Allah diyor ki: ”İş başına geçtiğinde yeryüzünde bozgunculuk çıkarmak, ekini ve nesli yok etmek için didinir. Allah da bozgunculuğu sevmez.”
Dünyada geliştirilen silahlarla dünya nüfusunun azaltılması planlanarak siyonistler her geçen gün amaçlarına bir adım daha yaklaşıyor.Nükleer teknolojisindeki gelişmelerin bir çok fayda gören insanoğlu,ihtiyacı olan enerji ihtiyacını da büyük ölçüde bu teknoloji sayesinde karşılayıp,enerji açığını kapatıyor;lakin bu teknolojinin şer güçlerin eline geçmesiyle dünyayı tehdit eden davranışlara da maruz bırakıyor.Devletlerin bu teknolojiyi elde etmesi o kadar önemli ki,hem enerji hemde savunma için zorunlu ihtiyaç oldu.Harcanan milyarlarca hatta trilyonlarca dolar kıyameti hazırlayan insan geleceğini de tehdit eder duruma çoktan geldi de geçti diyebiliriz.Bu silahlanma yarışda nükleer bir dönüm noktası olduğunu kabul edebiliriz.
Nükleer silahların patladığı yerlerde onlarca yıl bitki yetişmediği aşikardır.Bu silahlar kadar tehlikeli olan bir silah vardır ki o da GDO yani genetiği değiştirilmiş organizmalardır.Genetik mühendisliğin gelişmesiyle farklı şerlere imza atan insan kara listesine yeni bir şer ekledi adı GDO.GDO dedikleri illet öyle bir şeydir ki,ileride kurulmak istenen tek dünya devletine uygun en uygun insan modellemesi için yardım eden en sinsi silah desek yeridir.Dünya nüfusunu her geçen gün artmasıyla birlikte şehirleşmede hızlı bir şekilde artıyor ;lakin gıda ihtiyacı da artıyor.Şehirleşmeden dolayı tarım arazileride işgal ediliyor.Dünyada bir üründen olabildiğince daha fazla verim almak gibi masum ve insani bir şey olarak kabul edilebilir.Bu,işin gerçekliğinin yanında gerçeği tam yansıtmıyor bu söylentiye de zaten kimsenin itirazı yok ;ama derin dünya baronları bir şer yaparken gözümüze gözümüze sokmaktan ziyade işi kılıfına sokarak şer işlerini masumlaştırıyorlar.GDO sayesinde tarım ürünlerinden daha çok kazandıkları gibi bir çok hastalıklarında altına imza atıyorlar.Hastalanan insanlar soluğu doktorda alarak ilaç kullanımı ihtiyacı duyuyorlar.Bu ihtiyaçlarından dolayı ülkede muazzam ilaca para harcanarak ülkelerin para kaynaklarına sabotaj düzenleniyor.Kanser ve bir çok genetik hastalıkların altında bu ürünleri tüketmenin olduğu aşikardır.Devletlerin sağlığı bozulan insanlardan dolayı ülkelerin bekaları tehdit altında oluyor.Devlet artan hastalıklar karşısında çaresizce daha fazla hastane yapıyor ve bu da ekonomiye ciddi zararlar veriyor.
Dünyayı yönetme istiyorsanız gıda,para ve silaha hakim olmanız gerekiyor.Gıda bunlar içerisinde belkide en etkilisidir;çünkü silahı kullanıp ülke işgal etmek çok masraflı ve işgalci damgasını yersiniz.Parayı kullanıp faizle borç verseniz sömürgeci damgası vurulur.Gıdayı kullanıp hele gıda sıkıntısı olan devletlere insanlık adına yardım etseniz sizden iyisi yok denir.Bize yardım ediliyor ne kadar iyi insanlar helal olsun adamlara artık bizim için dost devlettir denir.Bu duruma örnek verirsek 50-60 yıl önce Amerika’nın Türkiye’ye verdiği okullarda dağıltılmasını istediği gıda ürünleri,Zeytin yağından vazgeçilip margarin kullanmamız için yapılan çalışmalar ve bunun için subliminal mesajların kullanılması.Tarım ve Hayvancılık konusunda siyasetçilerin güzel çalışmalar yapılmasının engellenmesi ve baronların menfaatine çıkarılan kanunlar bu çalışmaların sadece bir kaçı diyebiliriz.
Tarım ve hayvancılık çok önemlidir.İstediğiniz kadar zengin olun eğer tarım ve hayvancılık zayıfsa,halkınızı para ile mi doyuracaksınız?Tabikide hayır,yemek yeme ihttiyacı için tarım ve hayvansal ürünlere ihtiyaç duyulacakdır.İşte tam burada insanlık düşmanı bazı kişiler gıdayı bozarak insanların DNA yapısına zarar veriyorlar.Buğün dondurma,cips,fast food gibi gıdalar çok sevilen insanlara haz veren gıdalar olarak piyasaya sürülerek insan nefsini kabartıyorlar.Bunları tüketen insanlar yedikleri zaman ileride mutsuz olacakları bir hayata mutlu olarak adım atmış oluyorlar acısı ilerideki yaşlarda çıkıyor.Bu ürünler hem ulaşılması kolay olduğu gibi tüketimide son derece zevkli.Sıcak bir yaz gününde buz gibi bir kolaya çoğu kişi hayır demez değil mi ama o kolanın içindeki kimyasal maddeler ve böcek kanı insanı tehdit eder.Bizler bilinçsiz bir şekilde GDO lu yiyecekler tüketerek daha doğmamış çocuklarımıza çok büyük zarar veriyoruz peki bunun farkında mıyız?Bence farkındayız;ama ne yaparsın hayvan nefsimizi bir türlü gem vuramıyoruz bazı konularda özelikle gıda konusunda.Daha fazla yemek ye daha fazla tüket mantığı dünya kaynaklarını bitirme noktasına getirdiği gibi ciddi bir israfında nedeni oluyoruz.Eskiden tüketilen meyveler ve sebzeler daha lezzetli ama daha cisimleri bozukken şimdiki yiyeceklerin tadı kaçtı ama fabrikadan çıkarcasına görüntülere çok güzel ve kusursuz gözüküyor.
ABD denen açık hava laboratuvarında market raflarında satılan yiyeceklerin çoğu GDO’ludur.Özelikle ekonomi değeri yüksek olan gıda genetiği değiştiriliyor.Böylelikle hem daha fazla tohumdan para kazan,hem gıdadan kazan,hem marketçilikten kazan,hem tüketen insanların hastalanmasından dolayı ilaçtan para kazan hemde insanların kimya yapısı değiştirilerek istenilen modele bir adım daha yaklaşılarak modern köle denen sözde özgür ama sadece midesini düşünen sadece tezek üreten bir insan tasarımını gerçekleştiriliyor.Buğün bakıldığında genç nesil oldukça palazlanmış boyları uzun,fizikleri güzel insanlar olduğunu görebiliriz eskiye nazaran.Bu neslin fiziksel ve kimyasal yapısı değiştiği gibi bunun yanında pornografinin yaygınlaşmasıyla zina ve homoseksüelliğin artığı şu zamanda hiç sordunuz mu bunlar insan mı yoksa başka bir varlık mı? sormuşunuzdur işte sorunun cevaplarından sadece biri olan gıda terörizmim bir ürünüdür.Tabi tek nedeni değil,konunun dağılmaması için konuyu çok açmıyacağım.Fizksel ve ruhsal hastalıkların artması,farklı farklı hastalıkların çıkması yiyeceklerin ve içeceklerin bozulmasından dolayıdır.Bugün tohumcudan aldığınız tohumlara ne kadar sağlıklı?Bir çoğu İsrail tohumu olduğu aşikardır bu tohumlar öyle lanet bir şey ki, o tohumdan bir daha hasat alamıyorsunuz ve toprağa zarar vererek kalitesini düşürüyor siz artık Yahudi baronların en gözde müşteri olarak NEW ISRAEL’in ekmeğine yağ sürüyorsunuz kendi ekmeğiniz yağ sürerken.ABD bu konuda çok kötü olduğu aşikardır.Avrupa daha sistemli ve daha katı kurallar olduğu için GDO ürünler daha azdır.Türkiyede bu konuda tohum bankası kurarak tarihi boyunca en isabetli kararlardan birini hayata geçirdiği gibi çok büyük stratejik bir hamle yapmıştır.Buna da şükür,yeterli mi?Hayır değil.Özelikle mısır,soya fasulyesi ve domates insanlık düşmanı hainlerin gözde yiyecekleridir;çünkü ekonomik değeri yüksek ve tüketimi çok fazla iş o durumu geldi ki kışın dondurucu soğuğunda bile domates bulmak lüks olmadı rahatlıkla ulaşılması çok kolay bir yiyecek oldu.Yiyeceklerin seralarda farklı kimyevi maddelerle kısa sürede geliştirilmesi bile GDO’nun yanında bile masum kalıyor.
Bilim adamlarının laboratuvar ortamında geliştirdikleri gıdalar,dünyanın her yerine dağılarak küresel gıda terörün en dehşetli şekilde icraatine destek oluyorlar.İnsanlık;ilimi,bilimi,teknolojiyi basit dünya çıkarları için değil yüksek medeniyet için kullanması gerekirken aşağılık medeniyetin inşasını hızına hız katarak ilerletiyorlar.Allah bizlere bilgiyi bizim mutluluğumuz ve işlerimizin kolaylaşması için verirken insanlar hainlik yaparak şeytan hizmet ediyorlar.Şeytan şu anda bilim adamı ordusuyla muazzam bir bozulmanın önünü açmış durumdalar.Ne diyelim herkes görevini yapıyor.
Bir sistemin çökmesi içim virüs yeterlidir.GDO da insanın yazılımına zarar veren bir süper silahdır.İsrail’de dünyada en az görülen kanser vakası devlettir.1 yıl de kanser vakası 100 altında şaka gibi neden başka ülkelerde kanser çok yaygınken İsrail’de bu kadar az dır zaten kanser olanların çoğu yahudi olmayanlar olanalarda proje zaiyatı diyebiliriz.İsrail’de fast food tüketimi bizlere nazaran çok daha azdır.Adamlar kendilerini o kadar iyi koruyorlarki çok şey biliyorlar ama dünyadan saklıyorlar.Bir örenk vermek istiyorum:Dünya Savaşı Z,belki çok uçuk bir örenk olacak ama dünyada bir vürüs yayılıyor insalarda zombi oluyor ama ne hikmetse İsrail hükümeti yüksek surlarla kendini koruyor nerden biliyor bilir diğer devletler neden bu kadar cahil bu konuda bunlar müneccim mi nerden biliyorlar?Bilirler;çünkü sistemin arkasında bu adamlar var.Şimdi şu soruyu soruyorum Walkin Deat gibi diziler,Left 4 Deat gibi pc oyunları ve bunun gibi popüler kültür ürünleri gerçekten bir gün oldu da gerçekleşti(gerçi ben bunun olacağını zannetmiyorum olsaydı dinimiz bize haber verirdi) ne yapabiliriz. Bu adamlar ortaya bir şey atıyorlarsa işin içinde hayal gücü olduğu gibi gerçeklik payıda vardır.Zannımca olması imkansız şeylerde değildir.İnsan vücudu bu mutasyona uğrama ihtimali olabilir.Peki ne yapabiliriz?Hiç bir şey ya evimizde açlıktan ölürüz dışarı dahi çıkamayız yada dağlara sığınırız.
GDO tohumların diğer bir zararı,çevredeki doğaya ve canlılara zarar vermesidir.Rüzgarın yada diğer hayvanlar tarafından taşınarak başka yerlerdeki bitki örtüsüne ve toprağa zararıda artıyor yani kanser hüctesinin metastas yapması gibi başka yerinde hastalanmasına neden oluyor.Bitkisel ürünlerde akrep,domuz,balık DNA larını kullanarak bitkisel ürünlere aktarılmasıyla belki böceklenmeye karşı dirençli oluyor ama şunu da unutmayın akrebin ve domuzun DNA sı sizin DNA yapımızı etkiliyerek domuz ve akrep fıtratın bir insan oluyorsunuz.Dinimizde neden akrep ve domuz haram çünkü akrep ve domuz fıtratı bozuk hayvanlarda ondan.Allah şu hayvan haram dediyse bir bildiği vardır lakin siyonistler bunları bizden çok daha iyi bildiği için domuzlaşmış,akrepleşmiş pis leş yığını insanlar ortaya çıkmasını istiyorlar.İnsanlıktan uzaklaşmış bireyler hayvani sıfatlara bürünmüş insanlar akıl seviyeleri düşük olduğu için İblis ve askerleri için daha iyidir.Ne alakası var kardeşim diyenlere cevaben şunu söylerim ne yersen sende osun bunu ben değil uzmanlar söyler.Dinimizde maymun,köpek,akrep,eşek eti haram çünkü fıtratları kötü hayvanlardır.Bir zamanlar eşek sütünü çıkardılar milleti şehvet düşkünü bir hayvanın sütüyle beslenen çocuğun ileride şehvetperest bir insan olacağımdan korkarım.Domuz etiyle beslenen bir bireyin namussuz bir insan olmazı kıskançlık duygularının azalmasına neden olacaktır.
Eskiden karpuz iri çekirdekliydi ama şimdi çekirdekleri küçülmüş hatta yok denecek kadar az olmuş daha da ileri gidilmiş köşelisini çıkartmışlar.Bakalım daha neler göreceğiz.Allaha emanet olun kalın sağlıcakla.
BURAK AĞCA/D.D Haber