12 Aralık 2018 Çarşamba

Kapitalizmin oyunları

Kapitalizm olarak adlandırılan keyfiyetin üzerinde, en azından ondokuzuncu yüzyıldan beri, çok yönlü bir tartışma sürdürülegelmiştir. Ancak bu tartışmalar, somut, sınırları belirlenmiş, nitelik ve özellikleri açık bir şekilde ortaya konulmuş bir tema üzerinde değil, adeta tartışmanın değişen konusu çerçevesinde yer alan her bir tarafın kendi algılayışı, kavrayışı, o konu veya temaya bakışı temelinde gerçekleşmiştir, denebilir. Sözgelimi, on beşinci yüzyılda insan, toplum, iktidar ve uygarlık vb. olgular üzerinde tahlili açıklama yolunu izleyen İbn Haldun’u münferit bir adım sayarak, genel olarak onyedinci yüzyıldan itibaren temelleri belirmeye başlayan iktisat biliminin bakış açısından düşünelim. İnsan, temel ihtiyaçlarını gidermek için giriştiği faaliyetlerinde, bir başka güç tarafından engellenmesin. Bu faaliyetlerin dayandığı bir takım ilkeler, yasalar, kurallar bulunmaktadır. Özellikle, toplumun siyasal örgütlenmesinden kaynaklanan bir otorite, bu faaliyetlere kesin olarak müdahil olmasın! Bu ve benzer görüşler belli bir başlık altında bir araya getirilmek istendiğinde, bu, “Liberalizm” adını alacaktır. Kuşkusuz, kabaca ifade edilen bu kavramın oluşmasını sağlayan, birbirinden bağımsız gibi görünen birçok unsur söz konusudur. Toplum içinde yaşamak durumunda olan birey bakımından bunun anlamı farklılık gösterdiği gibi, siyasal alanda gerçekleşmesiyse farklı bir anlam ifade edecektir. Dünya görüşü anlamında kullanıldığında da yine farklı bir düzlem ve amaç söz konusu olacaktır. Fakat son çözümlemede, Liberalizm, hiçbir tereddüt taşımadan “Kapitalizm” ile eş anlamlı kullanılacaktır. Daha doğrusu, Kapitalizm olarak adlandırılan şey, kendini bu görünüm içinde sunmaktan çekinmeyecektir. Dünya görüşü ya da “ideoloji” bağlamında ise, oldukça muğlâk bir yöntem ve tanımlama yolu tercih ettiği için, açık ve belirgin bir kimlik tespitine imkân vermeyecektir. Yakından bakılıp incelenmek istendiğinde, daima kayan ve aydınlatılmağa çalışıldığında muğlâklığa bürünen bir keyfiyet söz konusudur.
***
Bununla birlikte, en belirgin ve en iddialı alan olarak somutlaştığı iktisadi alana bağlı gösterdiği varlığının yanında, aynı zamanda siyasal alanda daha etkin bir varlığının bulunduğu, öyle davranmasının zorunluluk içerdiği, dikkatli bir bakışla hemen tespit edilebilmektedir. Bir başka ifadeyle, dıştan yapılan gözlemler onu iktisadi bir varlık gibi gördüğünde, aslında o siyasal alanda daha etkili ve güçlü bir ağ olarak varlığını sürdürmektedir. Siyaset alanı, kapitalizmin kendini somutlaştırmasının ve gerçekleştirmesinin, etkin olmasının ve güç yoğaltmasının (teraküm), olmazsa olmaz (sine quo non) ve vazgeçilmez şartıdır. Fakat siyaset alanında, açık, belirgin bir siyasal oyuncu olarak değil, herhangi bir rolü hiç tereddütsüz üstlenebilecek ve hiçbir çekince göstermeden oynayabilecek birçok kimlikle ortaya çıkmaktadır. Karşıtı olarak tanımladığı sosyalizmi, mesela “devlet kapitalizmi” kimliğine bürünmüş olarak rahatça icra edebilmektedir.
***
Öte yandan, hem iktisat, hem de siyaset alanındaki kimliğinin eksikliklerini, kendince kaba ya da törpülenmesi gereken yönlerini bütünlük içinde birleştirebilmek adına “emperyalizm” olarak ortaya çıkması, varlığını ve ağırlığını pekiştirmesi, üçüncü bir varlık katmanı şeklinde nitelendirilebilir.
***
Dünyada, özellikle Ortadoğu’daki Müslüman toplumların hâkim olduğu mekân, bitmeyen iktisadi, siyasi, askeri, yani savaş olarak yaşanan acılar, dramlar, trajediler, kapitalizmin üçlü oyuncu kimliğinin yansımaları, nedenleri ve sonuçlarıdır. Ortadoğu Müslüman toplumları, bu oyuncunun rol arkadaşlarını, kendi yazdıkları oyunların yazarı gibi görme yanılsaması içinde ve bir figüran ya da çoğunlukla kurban olduklarının bilincine varamayacak kadar derin bir uykuda olmalılar. Geçen yüzyılın ortalarına doğru Muhammed İkbal, “Uyan derin uykudan” demişti, hâlâ o ses Ortadoğu ufuklarında muhataplarını bulmak için dolaşıp duruyor. Ne var ki, o sesin ya da çağrının muhatabı olmak durumundaki Müslüman halklar kapitalizmin oyunlarında rol aldığının farkında olmadan kendi iradesiyle hareket ettiğini sanıyor. Oysa sadece bir “tüketici” kategorisinde yer veriliyor. Gıda maddelerinin yanında silahlar ve mühimmat da tüketilenler kapsamında önüne konuyor. Aslında inandığı değerler de o kapsamın içinde tüketilir niteliğe büründürülerek sunuluyor. Tüketici kategorisinden çıkıp kendi değerleri ölçeğinde üretici kategorisi oluşturmaya çalışmak, belki kapitalizmin oyun tekerine çomak sokmak gibi olacaktır, ama iyi olacaktır. Sözgelimi, bütün yönetimleri devirmek ile başlanabilir buna.

5 Aralık 2018 Çarşamba

Yeni dünyada modern kölelik

Kölelik genel anlamda bir kişiye diğer kişiler üzerinde sahiplik ya da mülkiyet hakkı verme olarak bilinmektedir. Kölelik insanların temel hak ve özgürlüklerinin elinden alınması demektir. Ayrıca köle düzeninde insanlar bir mal gibi alınır ve satılır. Tarih kitaplarına bakıldığında kölelik düzeni insanlık tarihi boyunca var olmuş ve 19. yüzyılın sonlarına doğru kaldırılmıştır. Köleliğin en acı örneklerini Mısır Firavunları döneminde, İslâm öncesi cahiliye döneminde, Avrupa ülkelerinin Afrika’yı sömürdüğü yıllarda, Amerika’da 20. yüzyılın ortalarına kadar görmek mümkündür. Her ne kadar bugün kölelik düzeninin bittiği iddia edilse de aslında aynı düzen devam etmektedir.
Yine tarih kitapları köleliğin ortadan kaldırılması gerektiğinin aydınlanma çağının ilk yıllarında anlaşılmaya başladığını yazar. İlk kanunların ise 19. yüzyılın başlarında çıkarıldığı yazılır ve son olarak 1926’da Milletler Cemiyeti’nin köleliği yasakladığı, Birleşmiş Milletler’in de bu yasağı kabul ettiği yazılır. Esasen kölelik asırlar öncesinden İslâm dininin yasakladığı insanlık dışı bir sistemdir. Hatta İslâm dininde kölelik yasaklandığı gibi köleliğe karşı bir mücadele de söz konusudur. Köleliğin ortadan kalkması için köle azat etme fikri de ilk defa İslâm dini ile literatüre kazandırılmıştır. Adına eğer kölelik denilecek olursa bugün bile devam eden sistem savaş dönemleri ile sınırlandırılmıştır. Savaş esnasında esir edilen kişiler bu durumun yegâne örnekleridir.
Kölelik denildiği zaman akla ilk gelen, insanın fizikî olarak esir alınması ve çalıştırılmasıdır. Bugün her ne kadar kölelik düzeninin ortadan kalktığı iddia edilse de aslında bu zalim düzen sinsi bir şekilde ve eski dönemlere nazaran çok daha ağır şartlarda devam etmektedir. Bugün Avrupa ve Amerika başta olmak üzere kölelik sistemi çok daha güçlü bir şekilde varlığını sürdürmektedir. Bu zulüm düzeninin en acı şekilde devam ettiğini 20. yüzyılda ilk dile getiren devlet adamı rahmetli Erbakan Hoca’dır. Miting meydanlarında toplanan kalabalıklara ettirdiği yeminlerde “bugünkü köle düzenini yıkmak için” sözleri ile tarihe geçmiştir.
Post-modern dünyanın köle düzeni, milyonlarca insanın zengin elitlerin köpeklerini bile bağlamayacağı ortamlarda yaşam mücadelesi vermesi demektir. Dünyanın en zengin yeraltı kaynaklarına sahip olan Afrika’da hayatları boyunca bir bardak temiz, sağlıklı içme suyu görmeden öte dünyaya göçen milyonlar demektir. Eften püften sebepler, akıl almaz yalanlarla tarumar edilen İslâm ülkelerinde katledilen, anasız babasız bırakılan, evinden yurdundan edilen milyonlar demektir. Küresel şirketlerin daha fazla para kazanmak için bir meta haline dönüştürdüğü kadınları, reklam, moda ve fuarlar aracılığı ile adeta bir teşhir ürünü olarak kullanmasıdır. Ailesini geçindirmek için en zor şartlarda günlüğü üç, beş dolara çalışan milyonlarca zavallı işçi demektir. Fabrikalarda, uygunsuz çalışma koşulları altında, güvenlik tedbirlerinden yoksun alanlarda asgari ücrete çalışan, ezilen, sesini duyuramayan milyonlar demektir. Gelişmiş ülkelerde, hafta içi işten başka bir şeye vakit ayıramayan, hafta sonu geldiğinde ise hayvandan daha aşağılık hallerde zevk ve sefaya terk edilmiş milyonlar demektir. Dünyanın en zengin birkaç kişisinin servetinin dünya üzerindeki açlığı, yoksulluğu ortadan kaldıracak seviyede olmasıdır.
Yani köle düzeni varlığını farklı isimler altında eskisinden daha güçlü bir şekilde devam ettiriyor. Prangalar zihinlere vurulmuş, kulaklara, gözlere vurulmuş, duygulara, yüreklere vurulmuş. İnsanlık zindana atılmış, duvarları yeşil ormanların, engin denizlerin motifleri ile bezenmiş, tavanına özgürlüğün sembolü olan gökyüzü resmedilmiş zindanlar. Allah bütün insanlığa rahmet eylesin.

Kutuplaşma siyaseti

Son yıllarda yapılan araştırmalar Türkiye’de toplumsal kutuplaşmanın gün geçtikçe derinleştiğini gösteriyor. Özellikle siyasal alandan başlayan tartışmalar bugün aileleri bile sonu gelmez tartışmaların içine çekmiş durumda. Siyasi görüş farklılıkları önü alınamayan sosyal mesafelere dönüşüyor. Adeta toplumun bir yarısı diğer yarısına düşman hale gelmiş durumda. Farklı fikirlerin ve ideolojilerin, siyasal düşünce ayrılıklarının olması gayet normal fakat konu eğer ülkeyi ikiye bölen bir noktaya geldiyse, birileri kutuplaşmayı adeta bir oy toplama ve kitle muhafaza etme silahına dönüştürdüyse bu durum asla kabul edilemez. Maalesef ülkemizde yaşanan durum tam da tarif ettiğimiz şekildedir.
Bu hazin tablo karşısında elbette siyasiler başta olmak üzere her yurt vatandaşının kutuplaşmanın kaldırılması adına elinden geleni yapması gerekir. Hal böyle iken karşımıza iki görüş çıkmış oluyor. Kutuplaşmayı engellemeye çalışanlar ve kutuplaşmadan çıkar sağlamaya çalışanlar. Kutuplaşma, yani düşman üretme, ürettiğiniz düşmana suç isnat etme, karalama, çürümüş bir zihniyetin ürünüdür. Ülke geleceği için değil kendi şahsi çıkarları için çalışanların temel çalışma ve çatışma prensibidir. Temeli ise İngiliz eski başkanlarından Margaret Thatcher’ın 1990 yılında İskoçya’da yapılan toplantıda “Sovyetler Birliği yıkılmıştır, karşımızda düşman kalmamıştır ama düşmansız bir ideoloji yaşayamaz. Yeni bir düşman bulmamız lazım. Düşman aramaya gerek yok, yeni düşmanımız İslâm’dır” sözlerine dayanmaktadır. Ayrıca politikada, amaca ulaşmak için ahlak dışı da olsa her türlü hareketi makul gören Makyavelizm de kutuplaşma siyasetinin diğer çıkış noktasıdır.
Batıl zihniyetin hükmü altına giren her siyasal düşünce kutuplaşmayı ana besin kaynağı olarak benimser. Ahlâk dışılığın önemsenmemesi siyasal alanda mutlak sonuç elde etme ile birleştiğinde ortak iyi devre dışı kalmış olur. Bu durum İslâm inancından fikirsel olarak kopmanın, reel politiğe teslim olmanın getirdiği hazin sonucun ifadesidir. Hâlbuki bizim inancımızda asıl olan hak ve adalet üzere siyaset yapmak, kendi menfaatimize olmasa dahi Hakk’ı tutup kaldırmaktır. Tali konularda oluşan fikir ayrılıklarını bir tarafa bırakarak ortak noktalar ön plana çıkarılmalı ve toplumun genelinin faydasına olacak yönde siyaset yapılmalıdır. İmamı Şafi’nin talebesi Yunus ile olan şu diyaloğu bu konu ile alakalı olarak tam bir ibret vesikasıdır. İmamı Şafi bir konuda talebesi Yunus ile ihtilafa düşer. Talebesi öfkelenir ve dersi terk ederek evine gider. Akşam olduğunda Yunus’un kapısı çalınır. Yunus kapıyı açtığında hocası İmamı Şafi’yi görür. İmamı Şafi talebesi Yunus’a şunları söyler, “Ey Yunus, bizi birleştiren yüzlerce mesele dururken bir mesele mi bizi ayıracak? Ey Yunus, yaptığın ve üzerinden geçtiğin köprüleri yıkma. Bir gün o köprüden geri dönmen gerekebilir. Ey Yunus, hatadan nefret et ama hataya düşenden nefret etme. Ey Yunus, bütün kalbinle günaha öfkelen ama günahkâra acı, ona merhamet göster. Ey Yunus, sözü eleştir ama sözü söyleyene saygı göster. Ey Yunus, görevimiz hastalığı tedavi etmektir, hastayı yok etmek değil.”
Son olarak şu da çok iyi bilinmelidir ki, bizim inancımız tebliği esas alır. Düşman üretmeyi değil düşmanlığı ortadan kaldırmayı, inancımızın emirleri doğrultusunda örnek bir hayat sürerek bizi öldürmeye gelenlerin bizde hayat bulmasını hedefler. Sadece bizden farklı düşünen vatandaşlarımızın değil ayrı inanışlardaki toplumların da haklarının gözetildiği bir barış toplumu inşa etmeyi merkeze alır. Bunun dışında yürütülen kutuplaşma siyaseti zaman içerisinde telafisi mümkün olmayan hatalar zincirinin halkalarını oluşturmaktan başka 

Vahşi kapitalizm

Vahşi kapitalizmin insanların bünyelerini dönüştüren, zehirleyen, etkileyen farklı unsurları vardır. Bunlardan belki de en önemlisi toplumu, tüketim toplumu haline dönüştürebilmektir. Tüket, tüket, tüket…. Doymak bilmeyen bir iştihayla tüket. Elinde var olanla yetinme, başkasını satın al. Evinde bulunan koltukları yılda bir kez değiştir. Beyaz eşyalarını teknolojik yenilenmelerine göre anında değiştir. 6 bin devirli çamaşır makinesini 7 bin devirliye çıkar, yetmez 8 bin, 9 bin devirliye geçiş yap.
Artık, yarınını düşünen, cebindekini plansız programsız, hesapsız kitapsız harcama yapmayan insanlara cimri deniliyor. Geçtiğimiz Cuma günü, tüm dünyada “Kara Cuma” adıyla vahşi kapitalizmin tüketim iştihasına yönelik bir alışveriş çılgınlığı yaşandı. İnsanlar gecenin köründe mağazaların önünde sabahladı. Mağazaların içine girerken izdiham yaşandı, içine girdikten sonra ise aynı ürünü satın almak isteyen kişiler birbirleriyle saç saça, baş başa kavga etti. “Günlerin en hayırlısı olan Cuma”ya Kara Cuma yaftası yapıştıran kapitalizm, Müslüman kimlikli ülkemizde de insanların zihinlerini dönüştürmeyi başarmış ve insanlarımızı AVM’lerin önünde kuyruk yapmayı becermişti.   
Mağazaların önünde kuyruk olan insanlara mikrofon uzatılıyor. İnsanlar “Günlerdir bu günü bekliyordum. Bugün saat kaç olursa olsun, içeriye girmek istiyorum” diyor. Mağazaların içi kelimenin tam anlamıyla bir hengameyi andırıyor.
İnsanlar gerek kılık kıyafet, gerekse teknoloji aletlerine sıkı sıkı sarılmış durumdalar. Kasaların önünde ödeme kuyrukları oluşmuş durumda.
Kendisiyle röportaj yaptığım Muhammed Emin Yıldırım hocamız, vahşi kapitalizmin insanları nasıl dönüştürdüğü noktasında şunları söylüyor: “Kapitalizmin mantığı budur. Şu anda insanları dünyaya meylettirecek, asıl dünyaya geliş amacı olan kulluğu unutturacak ve ahireti de unutturarak ölümü de itibarsızlaştırarak, ölümü de kesinlikle insanın gündeminden çıkararak bir hayat tarzı sunuyor insanlara. Bu hayat tarzının temel ayakları var, hazza ve hıza dayanıyor. Vur patlasın çal oynasın zihniyeti. Tamamen şehvetini tatmin edecek zihniyeti. Hatta o şehvette de tatmin sınırlarını zorlayıp daha farklı noktalara getirecek, doyumsuz bir hale getirecek, hep daha ötesini isteyecek, bu manada da tüketim çılgınlığı dediğimiz çılgınlıkla insanların helal haram sınırlarını tamamen ihlal ederek daha fazla kazanma ve daha fazla tüketme noktasında bir yöne sevk edecek.
Daha fazla tüketim insanlara lanse edildiği zaman bu tüketim çılgınlığı dediğimiz şey elde ettiği kazanç buna yetmediği zaman ister istemez o kazanç yollarında artık bütün sınırları ihlal edecek şekilde -haram helal fark etmez- deyip daha fazla kazanabilirim noktasında bir hayat telakkisi oluşturacak. Bunu yaptığı zaman da attığı adımla Allah’tan bir adım daha uzaklaşacak. Ve öyle bir noktaya gelecek ki, artık Allah diye bir varlık onun hayatındaki Âlemlerin Rabbi, onu yaratan yaratıcı yok sayılacak. Bugün Hristiyan dünyanın geldiği noktanın ateizm olmasının sebebi budur.”
Kapitalizm bizleri esir alıyor, tüketim hırsıyla, tüketim kültürüyle zihinlerimizi esir alıyor. Harcamaya şartlanmış durumdayız. Nerede kanaat? Nerede kanaat kültürü? Nerede diğerkâmlık? Nerede tevazu?
İki cihan serveri Hz. Muhammed (sav) Efendimiz, ne buyuruyor: “Kanaat eden aziz olur, hırslı olan da zelil olur”. İnsanların tüketim kültürünü törpülemek, alışveriş hırsını körüklemek için reklamlarla, kampanyalarla alışveriş kültürü sürekli zihinlerimizin içine çakılıyor.

Ahilik kültürü

Fatih Sultan Mehmet, Edirne’de bulunduğu sıralarda bir gün bir şeyler satın almak ve esnafı teftiş etmek için çarşıya çıkar. Bir dükkâna girer ve, “Bana yağ, peynir, zeytin verir misin?” diye sorar. Esnaf büyük bir titizlikle karşısındaki zatın dileğini yerine getirmek üzere tezgâhın arkasına geçer ve sadece yağ alarak geri çıkar. Fatih Sultan Mehmet, meraklanır… “Diğer malzemeler siz de yok mudur?” diye sorar. Esnaf ise büyük bir hürmetle “Vardır beyim, vardır… Ama, ben size verdiğim yağ ile siftahımı yapmış oldum, yan komşuma ise sabahtan beri hiçbir müşteri gelmedi. Arzularınızın diğerlerini ise onun dükkânından karşılarsanız, o da siftah etmiş olur, işlerimiz bereketlenmiş olur” der.
Ahilik kültürü dediğimiz şey işte budur… Empati kurabilmek, diğerkâm olabilmek, kendisinden başkasını düşünmek, paylaşmak, yardımlaşmak, el vermek, omuz vermek… Peygamberî bir düstur olan “Hayırda yarışmak” işte insanların arasındaki rekabet kültürüne bambaşka bir boyut katmış, insanların birbirlerini ezmek, tüketmek, bitirmek için değil, ancak birbirlerini büyütmek için çabalaması gerektiğini bizim zihnimize nakşetmiştir. Kapitalist sistemin temelinde bulunan kirli ve paslı çarkın üzerindeki cıvatalarda, “Üretim, üretim, üretim” yazar, “Kâr, kâr, kâr” yazar… Kapitalist sistemin aktörleri, birbirlerini ezebilmek, tüketebilmek, aşağıya bastırmak için mücadele ederler... Oysa, İslam medeniyetinin köklerinden beslenen, Ahilik kültürüyle bezenmiş insanlar ise “Ben siftah ettim, komşum ise etmedi. Arzularınızın kalan kısmını ondan yaparsanız, o da siftah edebilir” diyecek kadar yüce gönüllüdürler. Hayırda yarış, sadece ekonomik sistemin çarkları içinde olacak diye bir kural yok elbette. Elimizi attığımız her boyutta, her sistemde, her sektörde, siyasette, kültürde yarışırken hayırda yarışacağız, hayırla yarışacağız, hayırlısını ortaya koyacağız.
Ürettiğimiz bir ürün, ortaya koyacağımız bir değer eğer insanlar için hayırlıysa bunun neticelerini ve karşılığını Cenab-ı Hak’tan umarak daha çok çalışmaya devam edeceğiz.
Siyasette de bu böyle… Birbirimizin ayağını kaydırmak, kibirle, egoyla insanları ezmek, daha çok milletvekili çıkaracağız diye miting meydanlarında olmadık şaklabanlıklar yapmak kesinlikle bir siyaset tarzı olarak karşımızda olmamalı.
Haddimizi bileceğiz, hesabımızı bileceğiz mesela…
Hayırda yarışmak bile haddimizi bileceğimiz bir kavramlar silsilesi ile gerçekleşecek. Çünkü öncelikle kendimizi bilmemiz, nefsimizi bilmemiz, daha sonra kendimizi tanımamız lazım…
“Nefsini bilen Rabbini bilir” diye ifade edilen İlahi düsturun gerçek manası budur.
Oturacağımız koltukları, kuracağımız koalisyonu milletin hayrına olacak bir yarış kulvarı oluşturmak için çabalayacağız. 16 yıldır bu ülkenin temeline hiçbir harç koymadan, sadece inşaat sektörü üzerinden oluşturulan kalkınma modelini terk edip, katma değeri yüksek, teknolojik özellikleri zirve noktada, Ar-Ge ve inovasyon modeliyle dünyaya kolayca açabileceğimiz ürünleri hayatımıza sokacak bir üretim modelini, kalkınma modelini benimseyeceğiz. Siyaset, temiz kalabilenler için temiz, kirlenmek isteyenler için ise kirli bir çark… Bu çarkın dişlileri arasında ezilmeden, bu ülke insanının hayrına olabilecek gelişmeleri herkes gibi biz de yürekten arzuluyoruz.
Bulundunuz noktada hayırda yarışabilmek adına her şeyi yapmak gerekir. Zira attığınız adım küçük olabilir ama, yaptığınız hizmetlerle tarihe damga vuracak ve imza atacak koskoca bir ideali kolayca gerçekleştirirsiniz.

2 Aralık 2018 Pazar

İslâmî Kavramlar

İslâm’a özgü kavramlar İslâm’ın değerleri içinde geçerli.
Her kültür ve düşüncenin kendine özgü mantığı ve kuralları var.
İnsanlık tarih boyunca değişimler içinde. Peygamberler izleği ve onu bağlı oluşlar hakikat içerir. Sapmalar kendilerine özgü bir dil ve mantık oluştururlar. Kimi değerler kendi ortamı içinde anlam kazanır.
Müslümanların asıl sorunu yabancılıklar içinde kendilerine göre bir dil ve mantık arayışları. Bu, bir türlü aşılamıyor. Müslümanların yaşadığı coğrafyada, insanlarının Müslüman oluşunun yanında, kendilerine yabancı ve kendilerine ait olmayan bir ruh ortamına uyarlanma çabaları asıl çarpıklığı oluşturuyor. Yönetimleri, yaşama tarzları İslâm dışı olanların vazgeçemedikleri ya da dini kendilerine özgü bir tanımlamaya çaba göstermeleri bir hakikate işaret olamaz.
Laik, seküler, kapitalist bir sistem içinde o yapının, yaşama biçiminin özünden vazgeçmeden İslâmî değerleri ona uydurmaya ve uyarlamaya çalışmaları asıl sorun. İnsanı sömüren, insanın hakkına giren bir yapıda haram olan ile hayırlı işlerde bulunma çarpıklığından söz ediyoruz.
Bizim değerlerimizden biri “hak” sorunudur. İnsan hakkı, hayvan hakkı, doğa hakkı gibi. Yeryüzündeki mülk insanlığın ortak malı. Yönetenler ise insanların haklarını korumakla yükümlü. Kapitalist bir sistem içinde hak arayışları adaletle değil, güce göre paylaşılır. Bazıları çok hak sahibidir, bazıları az bazıları ise hiçbir hak sahibi değil. Hak talebinde bulunması bile düşünülemez.
Adalet ve hakkaniyet vicdanın ötesinde bir sorumluluk gerektirir. Kaşarlanmış ya da baskı altında olan bir vicdanın hak dağıtması beklenemez. Özgür olmayan ve iradesini kullanmayan ya da dünyalık kaygılar yüzünden, hakikatten kaçanların durumu ortada. Vehim ve korkunun baskın olduğu bir dünya. Çıkarı için insanların ayaklarını kaydıranlar, rızıklarına neden olanların hiçbir vicdanî sorumlulukları yok.
Her kavram ve değer kendi ortamı için uygundur ya da geçerlidir. Müslümanların “kul hakkı” diye bir alanları bulunuyor. Bu, sadece maddi olan bir durum değil. İnsanın insana tedirgin edici bakışı bile bir hak sorunudur. Durup dururken birini tedirgin etmenin bile vebali bulunuyor.
Ulusçu, ırkçı, laik, liberal, kapitalist sistemin hukuk sistemi kendi kurallarıyla yürüyor. Demokrasi sorunu bile böyle. Türkiye’ye özgü militan demokrasi ister laik ve liberal olsun, ister muhafazakâr liberal olsun fark etmiyor. Bu yapı ve sistemin kurumlarını İslamileştirme çaba ve işgüzarlığı Müslümanların hayata ve dünyaya bakışını değiştirdi. Kimi tanımlamalar ise Müslümanların zihin dünyalarını bulamaca dönüştürdü.
Müslümanların bütünlüğü dağıldı ve bozuldu. Birbirlerini suçlayacak, töhmet altında tutacak ve dışlayacak yaklaşımlar çok rahat ve kolay bir hâle dönüştü. İnsanları tekfir edici, dışlayıcı mantık çok daha ağır basar oldu. Laik seküler bir sisteme giydirilen türban ya da kimi görünümler asıl yanıltıcı olanı.
Peygamberin yaşama tarzının artık bugün için bir karşılığı yok. Onun vasıta olduğu dinin ve ona bağlı uygulamaların bugün bir yansımasını görmek olası değil. Kavramların da bugün yerli yerine oturabileceğini düşünmek bile saçma geliyor. Müslümanların cihadı ile demokrasi dininin cihadı aynı mı oluyor? Cihat ve şehadet kavramları bile burada farklı bir anlam kaymasına neden. İslâm milleti, medeniyeti, toplumu bütüncüllüğünden, ırkçı, ulusçu, Misak-ı Milli sınırlarının daralmış dünyasına geçiliyor ve bu çok da ağır basıyor.
Ahlâk ve vicdan başlı başına bir sorun. Dünyalıkları biriktirmek ve bunun üzerine bir saltanat kurmak bir sorun. Faizin müdafii olmak, laik seküler sistemin şehidi olmak sorun. Bu sorunları alt alta sıralasak sayısız başlık çıkar. Kendimize ait olmayan bir dünyaya İslâmî kılıf giydirme başlıca sorun. O zaman kavramlarımızı yerli yerinde yeniden düşünmeliyiz.

1 Aralık 2018 Cumartesi

Sosyal çözülmenin sebeplerini konuşmak

Toplumumuzda bazı sorunlar giderek yaygınlaşıyor ama iktidar bu sorunların üzerine, daha doğrusu sebeplerini tespit ve önleme konusunda yeterli çalışmayı yapmıyor. Söz gelimi cezaevlerinde 50 binin üzerinde uyuşturucu satıcısının bulunduğu açıklanıyor. Şahsen bu rakam beni korkutuyor. Çünkü eğer cezaevlerinde 50 bini aşkın uyuşturucu satıcısı var ise dışarıdaki uyuşturucu kullanıcılarının tespiti konusunda ciddi bir araştırma yapmak gerekmez mi? Satıcıların yakalanıp içeri tıkılması uyuşturucu bağımlılığını ortadan kaldırmıyor. Çünkü içeriye attığımız satıcıların yerini yenileri alıyor. Eğer böyle olmasaydı 50 bin satıcının içeri atılmasının ardından sokaklarda uyuşturucu satıcısı kalmaması gerekirdi. Uyuşturucu ile mücadelede emniyet güçlerimizin çabalarını takdir etmemek mümkün değil. Ancak, emniyet güçleri gereken mücadeleyi veriyor diye olayın perde arkasını görmezden gelmek yanlış olur. Emniyet güçlerinin mücadelesini kamuoyu ile paylaşarak bunun sonucu olarak 50 binin üzerinde uyuşturucu satıcısının cezaevlerine atıldığını söylemek bu mücadelede istenen sonucun alındığı anlamına gelmiyor. Elbette, emniyet güçlerinin mücadelesi gerekli ve başarılı. Ancak, meselenin kökünün kazınması gerekiyor, Bu yapılamadığı yani, bataklık kurutulamadığı sürece sivrisinekler üremeye devam edecek, netice itibariyle cezaevleri uyuşturucu satıcıları ile dolacak ama sokaklar bu pisliklerden kurtulmuş olmayacak.
Bir başka konu ise geçtiğimiz günlerde medyaya da yansıdı. Gazetelerde, “Görülme yaşı 15’e düştü” ya da “AIDS’e karşı önlem alın” başlığı altında yer alan haberde ciddi bir tehlike ile karşı karşıya olduğumuzu gösteriyordu. Haberde, “Türkiye’de son 10 yılda HIV/AIDS görülen hasta sayısı 10 kat artış gösterdi. Hastalığın görülme yaşı 15’e düştü. HIV ile yaşayan her 4 kişiden 3’ü bu hastalıktan habersiz” bilgileri yer alıyordu. Kısacası, ülkemiz ciddi bir sosyal çözülme ile karşı karşıya. Başta iktidar sahipleri olmak üzere tüm siyasi partiler ve STK’lar bu konuya eğilmeli, bu çözülmenin sebepleri ciddi olarak araştırılarak tespit edilmeli. Bu tespit yapıldıktan sonra gerekli tedbirler alınabilir. Yoksa sadece olayların emniyet güçleri ve Sağlık Bakanlığı’na havale edilerek insanımızın bu sorunlardan kurtulması mümkün değildir.
Niçin bir seçim atmosferine girildiği sırada bu konuları yeniden hatırlatıyorum? İstiyorum ki seçim kampanyası sırasında ülkemiz ve insanımız için ciddi sorun oluşturan bu konular üzerinde toplum olarak fikir üretelim çözüm yollarını araştıralım. Özellikle siyasi partiler iki oy fazla alabilmek adına bu günleri polemiklerle geçirmek yerine ülke sorunlarını hem kamuoyu ile paylaşmak hem de çözüm yollarını araştırmak durumunda olmalılar. Ne var ki, kampanya hainler vatanseverler şekline indirgenince ülkenin sorunları fazlaca gündeme gelmiyor. Sadece, sorunlara yönelik atılan adımlar sıkça vurgulanıyor. Böylece söz konusu sorunlara çözüm bulunmuş havası estiriliyor. Ama neticede değişen bir şey olmuyor.  HIV/AIDS 10 yılda 10 kat artıyor, Sokaklarda ulaşılabilinen uyuşturucu satıcıları toplanırken, sorunun temeline inilmediği, yani bataklık kurutulmadığı için kaldırımlarda aldıkları uyuşturucunun etkisiyle baygın yatan gençler artıyor.
HIV/AIDS hastalığının arttığı haberlerinde bu hastalığın görülme yaşının 15’e düştüğü de belirtildi. Bu hastalık genellikle cinsel yoldan geçiyor. Bir yandan 18 yaşından küçük evlilik yapanlar ailelerinin izni ile ve severek evlenmiş olmalarına rağmen toplum nazarında suçlu ilan edilirken evlilik dışı ilişkilerin yaygınlaştığı üzerinde kimse durmuyor. Bir bakıma toplumda evlilik dışı ilişkiler hoş görülürken küçük yaşta evlilik yapanlar evli sayılmıyor ve adeta taşa tutuluyor.
Netice itibariyle hep birlikte toplumu kemiren bu belalara karşı hassasiyeti geliştirmek ve ortak çözümler bulmak zorunluluğu var. Alınacak oyun miktarı bundan sonra gelmeli.